Flying Twitter Bird Widget By Blogger Modifiye
Merhaba, hoşgeldiniz  |  giriş  |  üye girişi  |  şifremi unuttum ?
Recommended Post Slide Out For Blogger

Yanlış sutyen seçimi yapılırsa

Yazan: NetWork Grup on 27 Şubat 2012 Pazartesi | 22:33

Kusursuz görünmek istiyorsanız doğru sutyen seçimi yapmalısınız.

Yanlış sutyen seçimi genel görünümünüzü bozabilir. Giyeceğiniz Kıyafetin duruşunu tamamen değiştiren sutyenler, kadınların en çok hata yaptığı parçalar arasında. Seçiminizi doğru yapmak için bu konuya mutlaka kulak verin…

Sütyen'de Dantel her zaman seksi
Hafif frikik çok seksi oluyor ama ayarını çok iyi bilmek gerek. Dantel sutyenlerin çok seksi olduğunu da söyleyelim.

Ten rengi mutlaka olmalı
Her kadının gardrobunda ten rengi sutyen mutlaka olmalı. Açık renk gömleklerin içine ten rengi sutyen giyilmeli…

Çok amaçlı, en kullanışlı
Çapraz askılı, tek askılı, boyundan askılı ve askısız çok amaçlı kullanılabilen sutyenler kullanım açısından çok rahatlar. Yoğun is temposu olan kadınlar, bu çok amaçlı sutyenler tam size göre.

Doğal görünüm idealdir
Tişört ve bisiklet yaka bluzlarla göğsünüzü saran, doğal sutyen modelleri İdealdir. Bu modeller göğsünüzü doğal gösterir ve ayrıca çok kullanışlı ve rahat olurlar.

Derin dekolte için
Önü açık, V yaka bluzlarla, ortası U şeklini andıran, V yaka bluzlar için üretilmiş sutyenleri tercih edebilirsiniz. Bu sutyenlerin ön orta kısmı aşağıda biter, böylece göğsünüzün ortasından sutyeniniz gözükmez.

Sutyen seçiminin öneminin maalesef farkında değiliz. Sağlık açısından olduğu kadar giydiğimiz kıyafetin görünümünü de tamamen değiştirebilen sutyenler, kadınların en çok hata yaptığı parçalar arasında. Yanlış sutyen seçimiyle özenle seçtiğiniz kıyafetiniz bir anda mahvolabiliyor. Kadınların yanlış sutyen seçimlerinin başında, sutyen ölçülerini bilmemeleri yatıyor. Aynı zamanda göğüs ölçülerimiz de diğer vücut ölçülerimiz gibi zamanla değişebiliyor. Bu yüzden senede bir göğüs ölçüsünü tekrar almalısınız.

Yanlış sutyen mi?
Sutyeninizin yanlış ölçüde olup olmadığını anlamak çok kolay. Eğer…

• Göğsünüz sutyeninizden taşıyorsa
• Eğildiğinizde fışkırıyorsa
• Sutyenin arkası yukarı çıkıyorsa
• Çamaşırın ön ve arka kısmı aynı hizada, düzgün durmuyorsa
• Askılar omzunuzu çok sıkıyorsa
• Göğüs kafesinize baskı yapıyorsa
• Potluk yapıyorsa
• Ellerinizi kaldırdığınızda sutyen de yukarı doğru kayıyorsa...

Bunlardan biri bile yanlış sutyen seçiminde bulunduğunuzun göstergesidir.

Denemeden sakın almayın
• Sutyen alırken mutlaka denemelisiniz, çünkü sutyen kalıpları çeşitlidir, bazıları dar kalıplı veya geniş çatılı olabilir.
• Giymeyi düşündüğünüz kıyafete uygun sutyen seçin ve sutyeninizle kıyafetiniz arasındaki dengeyi iyi kurun.
• Sutyen seçimi yaparken göğsün şekli, büyüklüğü, küçüklüğü kadar, boyun çizgisinin ne kadar yukarda veya aşağıda bittiği de önemlidir.
• Sutyen alırken kaliteli kumaşları tercih edin, çünkü iç çamaşırlarımız sık yıkandığı için çabuk yıpranabilir.

Seksi gösteren Balconette
Balconette tarzı sutyenler göğüs çizgisini yukarda gösterdiği için her kıyafete uygun ve göğsü çok güzel gösterir. Geniş yaka bluzlar ve elbiseler için balconette tarzı sutyenler güzel bir tercih olabilir, bu sutyenler size hoş bir siluet kazandırır.

Küçük göğüs için dolgulu
'Push up' denilen içten dolgulu sutyenler, özellikle gece kıyafetleriyle çok hoş görünürler. Kıyafetinize uygunsa ve göğüslerinizin daha dolgun ve kalkık görünmesini istiyorsanız, push up sutyenleri mutlaka deneyin. Küçük göğüslüler için dolgulu sutyenler doğru seçimdir.

Kaynak:Ekolay
22:33 | 0 yorum

Parlak bir cilt için ipuçları

Kış aylarında yaşanılan olumsuz hava koşulları cildinizin canlılığını yitirmesine neden olmuştur.

Parlak bir cilt için hazırlanmanın tam zamanı

Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Ahu Birol, ciltteki ölü deriyi arındırarak, yaza kendinizi daha iyi hissederek girmenizi sağlayacak önemli ipuçları verdi.

Soğuk ve kasvetli kış günlerinin ardından, yazın güzel yüzü kendini göstermeye başladı. Güneşin parıltısının içimizi ısıttığı bu anlarda, güneş kadar parlak bir cilde sahip olmak da hemen hemen herkesin hayalidir. Oysa ki; kış aylarında yaşanılan olumsuz hava koşulları cildinizin canlılığını yitirmesine neden olmuştur. Şimdi ise cildinizi yaza hazırlamanın tam zamanı…

Dermatoloji Uzmanı Doç. Dr. Ahu Birol, ciltteki ölü deriyi arındırarak, yaza kendinizi daha iyi hissederek girmenizi sağlayacak önemli ipuçları verdi. 

Cildinizdeki yıpranmış tabakayı atıp, parlak ve sağlıklı bir görünüme kavuşun

Kış mevsiminde; havanın nem oranın azalması, artan hava kirliliği, cildin daha cansız ve soluk görünmesine yol açar. Kimyasal peeling yaza girerken cildi canlandırmak, temizlemek ve nemlendirmek için yapılabilecek uygulamaların en önemlisidir. Bu tedavide deriye, yüzeysel tabakaların ayrılmasına ve soyulmasına neden olan kimyasal bir asit uygulanır. Kapalı kalan bölgelerde, özellikle sırt ve omuzda kış aylarında akne problemi oluşabilir. Banyoda vücut için uygun peeling ürünlerinin kullanılması, dermatolog tarafından hazırlatılabilecek tonik ve antibakteriyel ürünler tedavide etkili olacaktır. Her cilt için farklı etki oluşturabilecek bu ürünler, dermatolog gözetiminde ve onun önereceği şekilde kullanılmalıdır. Yazın reaksiyon riski nedeni ile uygulayamadığımız bu tedavi yöntemi için bahar ayları son uygulanabilecek zamandır.

Cilt kuruluğunu önleyin

Kış aylarında kapalı kalan bölgelerde kuruluğa bağlı pullanma, soyulma ve kaşıntı görülebilir. Deri kuruluğunu engellemek için duş esnasında banyo yağı, duş sonrası vücut nemini kaybetmeden özellikle üre içeren vücut nemlendiricisi kullanılabilir. Üre dışında vazelin, linoleik asit, seramid gibi maddeleri içerenler ürünler de tercih edilebilir. Hafta da en az 3 kere bu uygulamanın tekrar edilmesi vücut nemini dengede tutmak ve daha canlı görünmesini sağlamak için yeterli olacaktır. Nemlendirici seçimi yaparken cilt tipine en uygun olan ürünler tercih edilmelidir. Yanlış seçim ürünlerin, cilt sağlığınızda farklı reaksiyonlara neden olduğunu gözlemleyebilirsiniz. Bu tür durumlarda ise hemen bir dermatologa başvurmak gerekmektedir. 

Her yıkamadan sonra ellerinizi nemlendirin

El ve ayaklar genellikle ihmal edilen bölgelerdir. Güneş koruyucu kremleri ellere de uygulamak faydalı olacaktır. Böylece yaş ilerledikçe ellerde görülen kahverengi güneş lekelerinin oluşumu engellemiş olunabilir. Gelecekte oluşmasını istemediğimiz durumların, genç yaşlarda aldığınız birkaç önlem ile önüne geçmeniz mümkün olacaktır.

Soğuk ve kuru hava nedeni ile çatlayan ellerimizi kimyasal maddelerden uzak tutmak, gliserin içeren sabun ile yıkamak ve her yıkama sonrası vazelin içeren nemlendirici kullanmak el bakımı için yapılması gereken en temel aşamalardan biridir.

Ayaklarınıza özel günlük bakım

Daha çok kuru ciltlerin problemi olan çatlaklar, topuk ve ayak tabanında görülür. Ayakları yıkadıktan sonra kurulamamak, yalınayak gezmek, küçük ayakkabı giymek gibi nedenlere bağlı olarak ortaya çıkar. Kapalı ayakkabıların içinde çatlamış, sertleşmiş ayaklar içinse salisilik asit içeren vazelin çok iyi sonuç verecektir. Önce ayaklar ılık su ile yıkanmalı ve iyice kurulanmalı, sonrasında vazelin sürülerek masaj yapılmalıdır. Daha hızlı ve daha iyi sonuç alınabilmesi için bu uygulamayı her sabah ve akşam tekrarlamak gereklidir. Ayaklara uygulanacak peeling ile tüm ölü derilerin temizlenmesine ve kalınlaşan topuklarınızı yumuşatmanıza yardımcı olduğu gibi, ayaklarınızdaki kan dolaşımını arttırır. Her banyodan sonra ponzo taşıyla yumuşak hareketlerle ölü deriyi temizlemek gereklidir. Çatlak bölgeleri, içeriğinde E vitamini ve jojoba yağı bulunan ayak kremleriyle gün boyu sık sık kremlenmeli, çatlaklarınız kaybolana dek, sürekli çorap ve kapalı ayakkabı giyilmelidir.

Güneş kremleri cildiniz için koruma kalkanıdır

Yüzde oluşan kırışıklıkların, kahverengi lekelerin %90 nedeni güneştir.  Bu nedenle güneşin yüzünü göstermeye başladığı bu dönemde güneş koruyucu kremler günlük olarak kullanımı ihmal edilmemelidir. Minimum 15 faktörlü, tercihen 30 faktörlü bir kremin günlük olarak kullanılması uygun olacaktır. Güneş koruyucular, bahar aylarında deride oluşan kırmızı, kaşıntılı döküntü ile seyreden ışık reaksiyonlarını engellemek için de etkili olacaktır.

Aşırı terlemenizin önüne botoxla geçebilirsiniz

Havaların ısınması ile terleme de rahatsız edici boyuta ulaşabileceği için, koltuk altlarına uygulanacak botox tedavisi ile istenmeyen bu terlemenin oluşmasını da engellemek mümkündür.

Kaynak:Haberturk.com
22:32 | 0 yorum

Beyaz saç

Marta kasabanın ucunda yalnız yaşardı. Çevresinde aksiliğiyle tanınırdı. 

Bir gece şerifin küçük kızı, verandada oturan Marta’ya seslendi “Bayan, siz neden hiç bahçeye çıkmıyorsunuz? Yanıma gelsenize” Marta, sevgi yumağı çocuğu tersleyerek ak saçlı bir ihtiyar olduğunu ve yürüyemediğini söyledi. “İçindeki sevgiye tutunarak in bahçeye” dedi küçük kız. Marta denileni yaptı, artık bahçedeydi! Küçük kız yaşlı kadının gri saçlarını okşadı, “Bakın gökteki yıldızlar saçınıza inmiş” dedi gülümseyerek. Marta o an sevgiyi ve hayata sarılmayı anladı! Birlikte gözyaşlarına boğuldular, kelebekler uçtu kondu falan...

Bir bahaaaar akşamı rastladım sizeee. Neden başımı öne eğmiştim? Boya yaptırıyorum da şekerim. Kuaföre geldim, gencim güzelim, baharda yeşillenen fındık dalları gibi şenim maşallah. O da ne? Kuaför, boya fırçasını kaseye bırakırken: “On dakika bekleyip yıkamaya alacağız, beyazların kapanmasını beklemeyelim!” dedi. Etrafa baktım, benden başkası yoktu, resmen bana diyordu!. Beyaz! Ne beyazı? Saçlarım mı beyazlamış? Bu ne münasebetsiz bir lakırtıydı?.. Beynim ısındı! Hatta karıncalanıyor sol kolumdan aşağısı... “Kime bakmıştın aslanım?” ifadesi takındım suratıma. Kötü kuaför kabahatinde ısrarcıydı: “Aradaki beyazları diyorum hamfendii, kapanmasa da olur.” Çektim el frenini indim aşaaa! diyebilmeyi çok isterdim. Hatta bi baktım sağ elim aranıyor, koltuğun boy ayar kolunu çekmişim, gerisini hatırlamıyorum hakim bey!..

Kafada beyaz saç teliyle karşılaşmak, tsunami gibi, ağza sinek kaçması, salona kamyon girmesi gibi insanın duyup da başına gelmeyeceğini sandığı şeylerden! Ama oluyor mirim... Ayna önündeyim... Çöp torbası yapılmak için marketten aşırılmış poşet çaresizliğindeyim! Saçlarım, rockçı solistin konser sonu modeli. Biraz daha yaklaşınca aynaya, parmaklarla da iyice ayırınca telleri; al işte tüm hainliğiyle orda kır saç teli!

İlk şokun ardından, serinkanlı tavrımı takındım. Su püskürtmek, cımbızla korkutmak, refleks olarak o teli yolmak çözüm değil tabii! Usulca diğer saç tellerinin arasına, altlara doğru şöyle karıştırıp sakladım. Bir süre sonra birbirimize alıştık zaten, adını Zarife koydum; ayrı yıkadım, ıslatıp yapıştırdım...

Halime Gürbüz
Çoğaldılar!.. Hımm, demek renk pigmentlerim greve gitti, önlerdekiler de grev gözcüleri! Saç uçları da kırılarak alternatif protesto örgütlüyorlar. Bana ha? Toplu pigment ve saç kremi sözleşmesi ha? Bura sosyal bir kafa değil, hepinizi tek tek yolmaz mıyım ben?! Yoldum! Hepsini... Yoldum da ne oldu? Toplu greve yöneldiler; Kırkafa Kazım pek yakında sinemalarda!..

Gelelim Marta’ya. İşte azizim, mevzu burada. Hayat, bu “ay çok duygusaaal” denip ona buna gönderilen; aşklı, kuşlu böcekli sevgi pıtırcıklı ağlak hikayelerdeki gibi değil! Beyazlar profilden Georgey Clooney havası yapılarak, olmadı boyatıp km sıfırlayarak hallolur. Ya yüreğimizdeki kellik ne olacak?..

* Halime Gürbüz 

© Copyright, Yaşam TV özel haberidir, izinsiz kullanılamaz.

14:14 | 0 yorum

Çocuğumuza sorumluluk ve üretkenlik vermek

Eğitimin önemi, şimdilerde herkes tarafından farkedilmiş durumda. Her ebeveyn çocuğunun iyi bir eğitim almasını istiyor. 

Aileler ellerinden ne geliyorsa yapmaya hazır. İmkanlarını zorlayarak, ellerinden gelmeyeni de
yapmak için apartta bekliyorlar, tabiri caizse... Okuldan eğitim için istenenler, günü geçirilmeden alınıyor, ‘’çocuğum geri kalmasın, ya ödevini yapamazsa, yetiştiremezse ne olur?’’ Tüm bu düşünceler, velileri koşturuyor, ancak çocukları koşturamıyor. Çocuğun alacağı sorumluluk duygusu veli tarafından üstlenilmiş durumda. Çocuk, proje çalışmasını evde unutuyor, hemen anneye, babaya bir telefon; ödev öğretmene yetiştirilmiş. Çocuk hiç düşünmüyor, ‘’annem, babam hangi şartlarını zorlayarak ödevini okula yetiştirdi.

Programında benim ödevimi okula yetiştirmek var mıydı? Anne-baba nasılsa hazır, unutmamak için ne
yapmalıyım?’’bunu düşünmeye bile gerek yok. ‘’Benim ödevim geldi ya diğer aile fertleri ne olursa olsun’’. Burada, çocuklar da yeni hayat şartlarına kendilerini adapte etmiş durumdalar. ‘’Mümkün olduğu kadar nasılsa birileri halleder’’

Aileler, belki engelleyici ve ilgisiz gibi görünebilseler çocukta ilgi ve istek uyanacak. Yalnız, yaşam acımasız ve ebeveynler çocuklarının hayatlarını kurtarabilmeleri için çaba harcıyor. Eğitim, masraflı ve zaman kaybını göze alabilecek veli potansiyeli yok. Öğrencinin ailesine ve devlete maliyeti yüksek.

Öğrencilere zihinsel yükleme yapılıyor. Dersler teorik ve çokça alıştırma yaparak çalışmayı gerektiren, durumda. Hafta sonları da dershanelerde geçiyor. Üretkenliğe yönelik etkinlikler, çocukları başka alanlarda da geliştirecek. Bazı becerilerini de değerlendirme fırsatı bulacaklar. Örneğin; basit tamirat işleri, marangozluk işleri, örgü, dikiş, dantel örme, makrame yapma, yemek yapma, çiçek bakımı, ekimi, temizlik yapma gibi etkinliklerle çocuklar zihinsel yorulmalarına karşılık, farklı yönlerde etkinlikte bulunarak dinlenmiş
olacaklardır. Hayata dair bazı becerileri de edinmiş olarak kendilerini daha güçlü hissedeceklerdir. Hatta belki ek bir meslek sahibi de olacaklardır. Ya da çalışma hayatı hakkında yaşayarak bilgi edineceklerdir. Aynı zamanda sorumluluk duygusu geliştirmede anne-babaya yardımcı olacaktır. Bu tür etkinlikler, küçük arkadaş gurupları ile uygulanırsa sosyalleşmeye de destek olacaktır.

Bu hususlarda belediyelerin yetişkinler için açtığı meslek edindirme kurslarının benzerleri açılsa, çocuklar farklı alanlarda da eğitim alsalar... Burada tabii ki fikir yapılarının değişmesi lazım. Hiçbir şey tek başına olamıyor.

İlköğretimlerde proje çalışmaları veriliyor. Projeyi anneler, babalar yapıyor. Sınıfta en güzel kimin projesi olacak? Sergilerde çocuklar değil; anne- babalar yarışıyor. Çocuklar, henüz ORTAYA BİR ESER KOYABİLMİŞ DEĞİL!!!

Zaman yönetimi ve zamanın önemi çocuklara erken yaşlardan itibaren kavratılmalı, zamanın geri gelmeyecek en önemli kaynak olduğu fikri benimsetilmelidir. Yapılacak her türlü etkinliğe ‘’ne kadar süre bana yetmeli’’
yaklaşımı içinde olunmalı, uçsuz bucaksız zaman fikrinden uzak olunmalıdır. Bu konuda yine ebeveynlerin model olduğu hususu göz ardı edilmemelidir.
Öznur Simav

DİNLENME ise BİR ETKİNLİKTEN DİĞER BİR ETKİNLİĞE GEÇİŞTİR.

‘’Birey olmak’’ kendine ve çevresindekilere karşı sorumluluk hissetmek demektir. İnsan önce kendine karşı sorumlu olmalıdır. ‘’Ben, bana verilen nimetleri nasıl değerlendirmeliyim? Kendime faydam olsun; dolayısıyla başkalarına da yararım dokunsun’’. Çünkü insan olarak biz başkalarına da faydalı olabilirsek kendimizi mutlu hissederiz. ‘’Ye, iç, yaşa, TÜKET’’ tarzı hiç kimseyi mutlu edecek yaşam tarzı değildir.


*Öznur Simav
 Pedagog- aile ve iletişim danışmanı

© Copyright, Sağlık TV özel haberidir, izinsiz kullanılamaz.


13:57 | 0 yorum

Depresyonumu Seviyorum!

Sanırım Türkçesi SÜRMENAJ olsa gerek bu Burn- Out’un. Kelime anlamı ise şöyle türkçeleştirilebilir:’Şartelleri YAKMAK!’...

Almanya’da son günlerde sıkça Burn-Out kavramıyla haşır neşiriz. Televizon programlarına Burn-Out yaşamış ünlüler konuk oluyor, kelli felli ağırbaşlı programlara, en renome gazeteler sayfa sayfa yer ayırıyor, işin uzmanlarıyla röportajlar yayınlanıyor, burn out yaşamış olanlar canlı canlı konuk oluyor, konuya dair. Sanırım Türkçesi SÜRMENAJ olsa gerek bu Burn- Out’un. Kelime anlamı ise şöyle türkçeleştirilebilir:’Şartelleri YAKMAK!’...

Şartelleri yakmak derken haince gülümsediğimi saklamayacağım. Bu yazıyı okuyanlar arasında acaba şartelleri kısa bir süreliğine dahi olsa yakmayanınız var mı? Çağın vebası..vallahi billahi VEBA...Epidemi...

Bu epideminin tıp literatüründe tam bir tanımı ve tedavi şekli şemali henüz belirlenememiş. Almanlar bu işi sanırım bu yıl itibariyle ciddiye alacaklar. Bir hırsla tıp literatüründe Burn-Out un bir hastalık olarak tanımlanıp kabul görmesinde ısrarcılar. Alman psikolog- psikiyatristlerin bazıları Şartelleri Yakma’yı bir çeşit depresyon olarak tanımlarken, bir bölümü de kendine has belirtileri ve tedavi yöntemleri olan ruh hastalığı olarak değerlendiriyor. Daha çok mesleki bir rahatsızlık olarak ele alınan burnout aşırı çalışmanın sonucu zihnin kronik yorgunluk yaşaması, duygusal ve bedensel isteksizlikmiş.

Yani örnek verecek olursak, iyi bir muhasebecisiniz, ama mesleğinizi severek yapmıyorsunuz, çağın beklentileri doğrultusunda mükemmel olmak zorundasınız, eksiksiz, hatasız, dakik, hızlı... Çok titizsiniz, çalışıyorsunuz, , gece gündüz hem de. Patronunuz sizden memnun ama sizden memnun olmayan birileri var..Siz kendinizden memnun değilsiniz, beyniniz sizden memnun değil..ne yapmak lazım Şartelleri Yakmakkkk...

Burn Out yaşayıp intihar eden futbolcularla, ünlülerle ve politikacılarla Almanya’nın gündemine giren hastalık kimilerinin ekmek kapısı olurken, kendini de bol bol tartıştırıyor. Diyelim ki depresyonun bir alt ya da üst başlığı burn out, artık eskisi gibi sadece çalışanları da kendisine kurban seçmiyor. En üst kademeden en altta çalışana, sokakta yaşayandan ev kadınına kadar herkesin bu hastalığa yakalanma riski mevcut.

Bir ev kadını neden burn out olsun ki. Neden olmasın şeklinde karşı bir soru da mevcut tabii. Sabahın erken saatlerinde yayına verilen kadın programlarına şöyle bir göz atmanız bu soruya hemen cevap vermenize yetecektir kanısındayım.Sunucunun kendisi tornadan yeni çıkmış, bir barbie bebek gibi hadi onu geçelim, programın konukları ona keza ve seçilen konular da:’ nasıl mükemmel görünür, nasıl süper anne olur, nasıl sexi olur, nasıl başarılı olursunuz? Saçlarınız nasıl daha çok parlar, cildiniz nasıl 20 yaş daha genç kalır, göğüsleriniz
nasıl dimdik durur, hangi kıyafetle şuh hangisiyle enrjik olursunuz ?!’vs.vs.vs. Aman allahım kadınlar olmasın da kim olsun bu burn outu söylermisiniz bana?!

Gençler ise bu hastalığın en savunmasız hedef kitlesi. Bilgisayar ekranından gözünü ayırmayan, fast food ile beslenen, arkadaşlarıyla Face de buluşan, üzgünse profiline mezar resmi yerleştiren çok mutluysa smyli yapıştıran gençliğin durumu hayli vahim. Medya ve burn out ilikisine de kısaca değindikten sonra semptonlarına da göz atalım mı? Doktor değilim sizin için araştırdım sadece...Demir eksikliği ile Şartelleri Yakma hastalığının
belirtileri birbirine çok benziyor aman dikkat! Karıştırmayalım lütfen. Aşırı derecede yorgunsanız, izinden gelmiş olmanıza rağmen yani yorgunsanız, canınız işe gitmek istemiyor, başarısız oluyorsanız, işinizi değiştirmek istiyor, boş vakitlerinizde evden dışarı çıkmayıp, sosyal bağlarınızı gevşetmeye başlamışsanız, iştahsızlık, baş dönmesi, tansiyon düzensizlikleri, bel ağrısı, kendini değersiz gereksiz hissetmek ayyyy daha fazla saymak istemiyorum sanırım bu kadarı varsa diğerlerini doktorunuz size söyleyecektir.

KONUK YAZAR
Devrim Ercan-Bozay

Bu arada toplumun sadece %7’sinde en üst düzey yöneticilerinde bu rahtsızlığa yakalananlar var. Depresyon tanısı sanırım daha fazladır ama bu tabii gün ışığına çıkarılmıyor saklanılması tercih konusu; çünkü burn out ‘şık’ bir kavram ve genel kabul görüyor. ‘Vah Vah görüyor musun çok çalışmış, çok başarılı olmuş adamcağız ya da hanımefendi, yorgun düşmüş. Oysa depresyonda öyle mi: Ayy bak sen şu beceriksize sorunlarıyla baş edecek gücü yok, hedeflerine ulaşamamış, başarısız ne olacak başarısızlığının bedeli de bu olsa gerek...DEPRESYON

Çok acımasızım yine...ama ben depresyonumu seviyorum. Benim depresyonumun bir adı bile var!!!!... Tavsiye ederim önce ona bir isim verin. Hani çocuklarınıza hediye ettiğiniz ayıcıklar genelde BOBO adını alır ya onun gibi yani..Ben depresyonumu çoook seviyorummm ile başlamalı bence işe...gerisi kolay!


* Devrim Ercan-Bozay 

© Copyright, Yaşam TV özel haberidir, izinsiz kullanılamaz.
Yazarımıza mail atmak için tıklayınız.

12:19 | 0 yorum

Modernleşme, feminist yaklaşım ve kadının kimliği

Seksenli yılların sonlarına doğru yaşanılan sosyal döngü, modern olmanın batılılaşma gibi bize sunulması, kültürel iletişimin  kültürel değişimi sonucu kadının toplumumuzdaki rolü üzerinde  derin tahribatlara yol açtı. Kadının özgür olma dayatmacılığı, modern olmanın temeli olarak verildi.

Feminizm de kadının duygusal ihtiyaçlarını göz ardı ederek yeni aşılanmaya çalışan bu düzene zemin hazırlamış oldu. Çalışan kadının toplumdaki statüsünün arttığı vurgulanarak kadın evden uzaklaştırıldı. Doğal olarak hem eşiyle hem de çocuklarıyla iletişimi koptu ya da zayıfladı. Burada unutulan bir nokta vardı kadına çalışma statüsü ile ekonomik özgürlük verilirken, bu yeni rolle artan sorumlulukları perde arkası edildi. Aslında kadın eski rollerini tamamen terk edemedi. Eve döndüğü zaman ev hanımı olma ve sorumluluklarını devam ettirme çabası toplumda yorulan  ve stresli mutsuz kadın ve anne sayısını arttırdı.  Geleneksel ve genetiğimize işlene kadın beklentisi bitmedi. Eşler arasında ki  ev düzeninde yardımlaşma beklentilerin artması çatışmalarını haliyle tetikledi.Kadın ve erkek arasında başlayan  kimlik savaşı  ile en çok zararı elbette aileler  aldı ve yaygınlaşan boşanmalar ile de faturaları çocuklar ödedi.

Feminizm kadını,  fıtratındaki duygusallığından sıyırırken kendisini  aslında mutlu eden ihtiyaçlarının da karşılanmasına yine kadının tercihinden dolayı engel olmuştur. Nedir mi bu duygusal ihtiyaçlar? Her kadın  doğasında sevilmek, korunmak ister ve yine bu ihtiyacının karşılanması için kendisini seven,  aitlik duygusunu hissedeceği, kendisini koruyabilen bir erkeğe gereksinim duyar.

Oysa batılılaşmanın bize hediyesi feminizm, kadının erkek gibi olması gerektiği dayatılırken kadının hem duygusal hem cinsel kimliği zarar gördü. Kadının özgürleşmesi hedeflenirken; ideal kadın profili yüksek hedefleri olan, başarılı, hırslı, entelektüel iş kadını olarak çizildi. Bunlar çizilirken yine kadının ruh dünyası duyguları görmezden gelindi örselendi ama kimseye güçlü olma imajı zedelenmesin diye hissettirilmedi. Kadın hayatındaki hızla değişen sosyolojik gelişimine psikolojik değişimi ile ayak uyduramadığı için mutsuzluğu kaçınılmaz oldu.

(Belirtmek isterim ki,  kadınlar zinhar çalışmasın diye algılanmasın paylaştıklarım. Elbette ki ihtiyaçlar  çerçevesinde gerekliyse omuz omuza verilmeli ve herkes üzerine düşeni yapmalıdır. Fakat bu görev dağılımında cinsel kimlikler göz ardı edilememesi gerektiği gibi aile içinde düzenin devamlılığı için  eşler arasında  dayanışma ve yardımlaşmalar da olmalıdır!)

Evinden koparıldığı için de anne olma rolü de elinden alınmış oldu. Kadın kariyer için ya anne olmayı tercih etmedi ya da kariyerine engel gördü çocuğunu! Aile içindeki bireylerin çatışmaları mutsuz ve birbirinden bağımsız fertlerin sayısını arttırırken mutluluğu arama hedefleri evden dışarıya taştı.
Dilek YAKA

 Sonuç olarak yaradılışları  gereği kadının kadın, erkeğin erkek gibi yaşaması gerekliliği rollerin değiştirilmeye çalışması insanı elbette zaman içinde huzursuzluğa ve mutsuzluğa itmiştir.

Feminizmin insanları evlikten uzaklaştırarak birlikte yaşama tarzının şirin gösterilmesi ve evliliğin özgürlüğe engel olma gibi yansımalarını başka bir yazımla sizlerle paylaşmak istiyorum dostlarım.

Gülümsemenizin aydınlattığı yolunuz açık olsun…

* Dilek YAKA



© Copyright, Yaşam TV özel haberidir, izinsiz kullanılamaz.
Yazarımıza mail atmak için tıklayınız.,

11:51 | 0 yorum

Dişleri ve Çeneyi Bozan Alışkanlıklar

Daha çocuğumuz büyürken annelerin de gözünden kaçmaması gereken bazı durumlar var. Yalancı emzik, solunum şekli, diş gıcırdatma, tırnak yeme gibi zamanında terk edilmemiş alışkanlıklar ya da fonksiyon bozuklukları çocuklarda çene gelişimini olumsuz etkiliyor ve kalıtımsal olarak çene bozukluğu olmayan durumlarda da problem oluşmasına zemin hazırlıyor. 

Dentram Diş sağlığı Kliniği'nden Dr. Aylin Sezen Yalçın'ın verdiği bilgilere göre, çocuklarımızı 3 yaşından sonra diş doktoru ile tanıştırmak çocuğunuzun ileride doktor ile olan iletişiminin iyi olmasına ve korkmadan diş koltuğuna oturmasına yardımcı olacaktır. Erken dönemde yapılan bu kontrollerde, koruyucu flor uygulamaları yapılarak çürük oluşma ihtimali azalacak ve varsa ortodontik problemler erken tespit edilebilecektir.

Parmak Emme ve Yalancı Emzik

Hemen hemen her bebeğin ihtiyaç duyduğu yalancı emzik ya da parmak emme, zamanında bırakılmazsa dişlerin dizilimini bozacak şekilde etki ediyor. Yalancı emziğin 4 yaşından önce bırakılması ile kalıcı bir sorunun oluşması engellenmiş olur. Parmak emme alışkanlığı , yalancı emzik kullanmayan bebeklerde ya da yalancı emzikten vazgeçirilen çocuklarda kendiliğinden ortaya çıkabiliyor. Doğası gereği parmak emme alışkanlığı daha zor terk ediliyor. Eğer 4 yaşından sonra telkinlere rağmen bu alışkanlıklar ailenin gayretiyle bıraktırılamıyorsa mutlaka diş doktoru hatta bir ortodontiste başvurulması gerekecektir. Ağıza uygun olarak hazırlanan ve emmeyi engelleyen çeşitli aygıtlar ve değişik telkin ve uygulamalar ile çocuğunuzun doktor desteği ile bu alışkanlığı bırakması sağlanabilir.

Geniz Eti, Büyük Bademcik ve Ağız Solunumu

En önemli ve çok sık görülen problem çocuğun burun yollarındaki tıkanıklık dolayısıyla burun solunumunu tam anlamıyla yapamadığı için ağız solunumu yapmasıdır. Böyle çocuklarda özellikle istirahat halinde yani televizyon seyrederken yada ders çalışırken ve gece uyurken ağız açıktır. Gece horlama vardır. Yastıkta tükürüğe bağlı ıslaklık olur. Ağız solunumunun neticesinde üst çenede darlık, çapraşıklık meydana gelir. Bu çocuklarda yüz tipi de değişir. Daha uzun bir yüz tipi gelişir. Göz altları düzleşir. Ailelerin bu soruna kayıtsız kalmayarak ağız solunumunda şüphe ettiklerinde bir ortodontist ve kulak burun boğaz uzmanına danışmaları gerekecektir.

Tırnak yeme, kalem ısırma gibi alışkanlıklar hem ağız hijyenini olumsuz etkileyeceğinden hem de dişleri bozacabileceğinden en kısa surede bırakılması yararlı olacaktır.

10:34 | 0 yorum

Ece Sükan Benim Bloguma Yakışan VAIO'yu Seçti... Sıra Sende!

Yazan: NetWork Grup on 26 Şubat 2012 Pazar | 16:04

Bana en çok Turuncu VAIO yakışıyor!

Ünlü moda ikonu Ece Sükan, Sony VAIO için ilginç bir işe imza attı. Blogların renkli dünyası ile Sony VAIO'nun renkli dünyasını birleştiren Ece Sükan, bir çok blog gibi benim blogumu da inceledi ve yakışacak olan rengi belirledi. Ece Sükan, blog içeriği, tasarımı, duruşuna göre 6 farklı rengi olan Sony VAIO içinden bana Turuncu VAIO'yu seçti.

sony-vaio

Ayrıca Facebook üzerinde yapılmış özel bir aplikasyonla Ece Sükan profil fotoğraflarını inceliyor ve sana yakışan Sony VAIO'yu belirliyor. Sen de fotoğrafa tıklayarak Facebook üzerinden VAIO kazanma şansı yakalayabilirsin...

Bir bumads advertorial içeriğidir.
16:04 | 0 yorum

Dikkat: Rumeli Hisarı'nda Ejderhalar Var!

"Eski aşklar Yeşilçam'da kaldı" lafı klişe olmaya yüz tutmuşken, fırtınalı sevdalar, çekişmeli ilişkiler günümüzde hem magazin basınında hem de yakın çevremizde -buna kendimiz de dahil- karşımıza bolca çıkıyor. Sevgilimizi elimizden almak isteyen dış mihraplar yoğun şekilde çalışırken bize de biricik aşklarımızı elimizde tutmak için yapmamız gereken çok iş düşüyor. Bu konuya nereden geldiğimi açıklıyorum!



8x4 yeni deodorantları Beauty ve Beast için muhteşem bir project mapping uygulaması daha yapmış. Gösterinin hikayesi kısaca şöyle: romantik bir aşk hikayesi kötü niyetli bir ejderhanın tehdidi altına giriyor. Kahraman erkeğimiz çekici kokusunun da yardımıyla güzel kızı kurtarıyor ve hikaye mutlu bir şekilde sona eriyor.

8x4 dünyasını Facebook'tan takip etmek isteyenler; http://www.facebook.com/8x4Turkiye

Bir bumads advertorial içeriğidir.


16:02 | 0 yorum

Evli bekarlardan mısınız?

Eşinizin ve çocuklarınızın arasında sanki etrafınızda kimse yokmuş gibi mi hissediyorsunuz?

Düğününüz; en mutlu olduğunuz, hayatınızın en anlamlı günüydü. Masalsı gününüz gerçeğe dönüştü, eşinizle bir oldunuz ve bir hayat kurdunuz. Her sabah onu geçirdiniz, her akşam da gelmesini camın önünde beklediniz. Fakat şimdi her zamankinden daha çok yalnızsınız. Sizi kimse anlamıyor değil mi? Bu hikaye tanıdık mı? Ünlülerin klinik psikoloğu Dr. Sherry Blake, uyarıyor “Evli bekarlardan olabilirsiniz!”

“The Single Married Woman: True Stories of Why Women Feel All Alone In Their Marriages” (Evli Bekar Kadın: Kadınların evliliklerinde hissettiklerinin gerçek hikayeleri) kitabında uyarı işaretlerini ve ne yapmak gerektiğini anlatıyor.

İşte evliliğinizde yalnız kaldığınızın 10 işareti...

İletişiminiz kopma noktasında! 
Birbiriniz ile olan iletişiminiz bitmek üzere ve verdiğiniz cevaplar olabildiğince kısa ve öz.

Birbirinizin arkadaşlarından hoşlanmıyorsunuz! 
Birlikte daha az zaman geçiriyorsunuz. Arkadaşlarla yenen keyifli akşam yemekleri yerini yalnız yenen mutsuz akşam yemeklerine bıraktı.

Yükünüz daha da arttı! 
Kaybolan tüm eşyalardan neredeyse siz sorumlusunuz. Evde adeta bir GPS aleti görevi görüyorsunuz.

Her şeyle siz yüzleşiyorsunuz! 
Hiçbir zaman bitmeyen bir pil gibisiniz. Yorgun görünüyorsunuz ya da öyle hissediyorsunuz ve kafanızda şu soru beliriyor “Nerede yanlış yapıyorum?”. En son hatırladığınız çocukları ve evi kendim kurmadım niye bir tek ben yoruluyorum?

Parti yöneticisisiniz! 
Tüm aktivitelerin insan kaynakları sizsiniz. Yeri geliyor bir organizatör yeri geliyor bir tamirci oluyorsunuz.

Biz, ben oldu! 
İlişkinizdeki biz kayboldu. İlk günlerdeki "biz" dolu anılar yerini "ben ve sen" gibi konulara bıraktı.. Eşiniz karşınızda ama sanki orada değilmiş gibi...

Süper güçleriniz olduğunu düşünüyor! 
Süperkadın giysiniz 7/24 üzerinizde, işte evde ve her yerde... Neredeyse tüm mesleklere uyum sağlıyorsunuz, şoför, aşçı, hemşire, anne, eş...

Yardım için yalvarıyorsunuz! 
Hiçbir şekilde evde istediğiniz yardıma cevap alamıyorsunuz. Adeta, bana dokunmayan yılan bin yıl yaşasın politikası hakim.

Duygusal olarak raydan çıktınız! 
Duygusal anlamda eşinizle aranızda hiçbir bağ kalmadı. Tüm yakınlığınızı kaybettiniz.

Heyecan bitti! 
Evliliğinizin tüm heyecanı bitti. Parlayan ve sizi umutlandıran hiçbir şey yok. Ruh eşi veya sevgiliden öte evinizde bir oda arkadaşınız olduğunu düşünüyorsunuz. Gözleriniz sürekli evlendiğiniz adamı arıyor ama ona bir türlü ulaşamıyorsunuz.

Bu durumları ortadan kaldırmak için Sherry'den 4 öneri!
Kendinize karşı dürüst olun.
Rolünüzün tüm sorumluluklarını üstlenin.
Korkularınızla yüzleşin ve iletişim kurun.
Fiziksel, duygusal ve ruhsal bir denge oluşturun.

“Unutmayın evli bekarlar kervanına katılmak biraz da sizin elinizde” diye ekliyor Sherry.

01:05 | 0 yorum

En güçlü afrodizyak: Özgüven

Terapistlere göre, kaliteli ve uyumlu bir cinsel hayat, kişinin özgüveninde saklı.

Cinsel Sağlık Enstitüsü Derneği (CİSED) cinsel terapistleri, cinsel işlev bozukluklarının kökeninde özgüven eksikliğinin etkilerini araştırdı. Özgüveni, dünyadaki en güçlü afrodizyak olarak değerlendiren terapistler, bir kadını veya erkeği çekici kılanın onun özgüveni olduğunu vurguluyorlar. Terapistlere göre, özgüven için sorumluluk almak şart. CİSED terapistleri, bireyin kendinin, yakınlarının ve hayatının sorumluluğunu alabildiği sürece, özgüvenini inşa edebildiğine dikkat çekiyorlar.

Peki özgüven cinsel hayatı nasıl etkiliyor? CİSED terapistlerin bu konudaki tespitleri hayli dikkat çekici:
“Özgüven cinsellik için de oldukça önemli. Kişisel gelişimini tamamlamış, hayattan ne istediğini bilen, gelecekte ne yapacağını planlayan bir kişinin, hayata hakim olması, yaptıklarının sorumluluğunu alması ve farkına varması özgüvenin ta kendisidir. Sadece cinselliği değil eş ilişkisini yönlendirmek özgüven sayesinde olur. Cinsellik dışında eşiyle veya partneriyle iletişimi iyi ise, ona her sıkıntısını rahatlıkla söyleyebiliyorsa kendilerine ve birbirlerine zaman ayırabiliyorlarsa bu çiftin özgüveni yerindedir.”

“Özgüven eksikliği cinsel sorunların kaynağında var”
“Özgüveni yerinde olan çiftler, birbirlerinin ne istediklerini bilirler. Nelerden hoşlandıklarının farkındadırlar ve bunları birbirlerinden talep ederler. Birbirlerine karşı utanç duygusunu yoğun yaşamazlar. Cinsel işlev bozukluklarının kayağında özgüven eksikliği vardır. “Karşımdaki şunu istesem beni nasıl anlar?” soruları akıllarında dolaşan ve cinsel isteklerini birbirleriyle paylaşamayan çiftlerin özgüveni eksiktir. Özgüven yoksa cinsellik tatmin edilemez ve bu da ilişkiye zarar verir. Bu eksiklik cinselliğin olumlu yaşanması önünde engeldir.”

Önce iletişim…
“İddialı bir ifade vardır: Cinsel işlev sorunu yoktur. İki kişinin iletişim sorunu vardır. İşte biz bu görüşe dayanarak diyoruz ki, iletişim sorunu ardından cinsel sorunlar gelir. Tedavide de ilk basamak ilişkide iletişimi geliştirebilmektir. Partnerler birbirlerine dertlerini anlatır hale getirilebilmelidir. Sorunları çözmek adına bu çok değerlidir ve aslında süreç, özgüven eksikliğini gidermektir.”

CİSED terapistlerinin özgüvenin kazanımı için önemli tavsiyeleri var:

 “Özgüven saklı bir cevherdir”
“Özgüven ne azalır ne artar. Her zaman içinizde bir yerde saklıdır ve sizin onu bulmanızı bekler. Özgüven içinizde saklı bir cevherdir. Nasıl ki ulaşmak için kazmak, cevheri yaratmaz ama ona ulaştırırsa, siz de içinizdeki özgüveni ortaya çıkarabilirsiniz. Cevherin üstünü siz örtmediniz. Ama açacak olan da sizsiniz. Kazmak ve ona ulaşmak elinizde. Yaşayarak öğrenmek, iç görüyü meydana getirirken okumak da farkında olmayı getirir. Özgüven için sonuç değil süreç önemlidir ve kişinin kendini iyi bilmesinde yatar. İnsanın yarım ve yalnız olduğunu kabul etmesi gerekir. Ölmeden ölmek, terk edilmeden terk edilmenin ne olduğunu bilmek özgüveni getirir. Özgüven, okumak, yaşamak ve tecrübe etmektir.”

01:02 | 0 yorum

Bu sezon eski dönem trendleri

Modada her sezon olduğu gibi bu sezonda da geçmiş yıllardan ilham alınıyor. Modası geçmeyen bazı trendler birkaç küçük değişiklikle yeniden yorumlanıyor.


20'li yıllar ve 70'li yıllar arasında geçen dönemde birçok trend bulunuyor. Bunlardan bazıları ise en çok akılda kalan trend ünvanına sahip olarak günümüz modasında yeniden yorumlanıyor. İşte bu sene çok sık karşılaşacağımız modası geçmeyen trendler...

20'lerin deri ve  tropikal desenleri
Rengârenk, tropikal desenli elbiseler, gömlekler ve tek ya da iki renkli deri yelek ya da ceketler

30'ların capcanlı mavisi
Mavinin açık ve canlı tonlarının hayat verdiği elbise ve bluzlar

40'ların çiçek ve pop art desenleri
Çiçekli desenlerle pop art desenlerin birliştiği kalem etek ve elbiseler

50'lerin peplumları
Uç kısımlarında peplum detayına yer verilen ceket ve bluzlar

60'ların siyah ve lacivert birlikteliği
Lacivert elbiselerle kullanılan siyah ayakkabı ve çantalar

70'lerin vücut-desen dengesi
Vücudun kusurlu kısımlarına denk gelecek şekilde desenleri bulunan ve geri kalan kısmı düz olan elbiseler

00:59 | 0 yorum

Alınan Her Kilo ile Kısırlaşıyoruz

Yazan: NetWork Grup on 25 Şubat 2012 Cumartesi | 19:12

Türkiye’de erkeklerin yüzde 21’ini kadınların ise yüzde 42’sini tehdit eden obezite kısırlık nedenleri arasında yer alıyor. 

EuroFertil Tüp Bebek Merkezi Kadın Hastalıkları ve Doğum Uzmanı Dr. Hakan Özörnek, çocuk sahibi olamayan çiftlerde incelenen noktalardan birinin kilo problemi olduğunu söyleyerek, “Obezite adet düzensizliğinin yanı sıra yumurtlama problemine sebep oluyor. Dolayısıyla doğal yolla gebelik oluşmasını engelliyor” dedi. Fazla sayıdaki yağ hücresinin ostrojen dengesini bozduğunu, yüksek miktardaki ostrojenin ise yumurtlamayı engellediğini ifade eden Dr. Özörnek, şu bilgileri verdi:

“Yüksek vücut kütle indeksi lokal endokrin ve metabolik bozukluk yaparak küçük yani olgunlaşma problemi olan yumurta gelişimesine sebep olur. Artan kilo ile gelişen hiperandrojenizm (vücutta testosteron gibi erkeklik hormonlarının artması) ve yumurtlama bozukluğu doğal gebelik şansını düşürür. Gebe kalmak için en ideal vücut kütle endeksi 21 - 29 dur. Yapılan çalışmalarla obez kadınların yüzde 5 oranında kilo kaybetmesiyle adet düzensizliği vakaların yüzde 60’ında bu problemin ortadan kalktığı ve adetlerin tekrar düzene girdiği belirlenmiştir.”

Şişman Erkekler de Tehlikede!

Dr. Özörnek şişmanlığın sadece kadınları değil, erkekleri de etkilediğine dikkat çekti. Yapılan çalışmaların şişman erkeklerin sperm kalitelerinin düştüğünü belirten Dr. Özörnek, sözlerini şöyle sürdürdü:
“Yapılan çalışmalarda şişman erkeklerde sperm kalitesinde düşüklükler olduğu tespit edilmiştir. Normalde erkeklerde yağ dokusundan ostrojen hormonu az miktarda salgılanmaktadır. Obez erkeklerde yağ dokusunda testesteronun östrojene dönüşmesi artar ve dolayısıyla testesteron azalır ve buna bağlı olarak da sperm kalitesi düşer.  Fazla kilosu olan erkeklerde hormon düzensizlikleri ideal kiloya sahip olanlara göre daha yüksektir.
Tüp bebek yaptıracak hastalarda ise obezite yumurtalık cevabını azaltır, yüksek doz ilaca gereksinim olur, tedavi süresini uzatır, gelişen yumurta sayısı azdır ve tedavinin yarıda kalma ihtimalini arttırır. Obez insanların bebeklerinde genetik anormallik ihtimali arttığı için, düşük olasılığı artar. Tüm bunların yanında gebelik komplikasyonlarını arttırır, kısaca sağlıklı canlı doğum oranını azaltır.”

Gebelik planlayan bir bayanın meyve, sebze, karbonhidrat ve etin dengede olduğu bir diyet uygulamasını öneren Dr. Hakan Özörnek, bunun yanı sıra günlük kalori alımının normal vücut kilosunu koruyacak şekilde ayarlanması gerektiğini ifade etti.

19:12 | 0 yorum

İş Stresi "Karabasan"ı Davet Ediyor!

Halk arasında “karabasan” olarak bilinen uyku felci, iş stresi yüzünden çalışan kesimde, özellikle de vardiyalı çalışanlarda daha sık ortaya çıkıyor.

Aslında tıbbi olarak tanımlanmış bir uyku bozukluğu çeşidi olan uyku felci ya da “karabasan”, uyanma ya da nadiren uykuya dalma sırasında gelişen, bedenin geçici olarak hareket edememesi yani felç olması durumuna deniyor. Ailesinde uyurgezerlik, gece terörü gibi uyku bozukluğu olanlarda ve çalışanlarda daha sık görülen karabasan hakkında bilgi veren Acıbadem Fulya Hastanesi Psikiyatri Uzmanı Dr. Aylin Aksoy Çoban, “Çalışanlar iş stresi yüzünden daha sık karabasan yaşıyorlar. Bunun en önemli tetikleyici nedeni ise uyku düzensizliğidir. Uyku düzeni bozuk olanlarda, vardiyalı çalışanlarda, depresyon hastalarında, bazı ilaçları kullananlarda daha sık görülüyor” diyor.

Karabasan hakkında merak edilen soruları yanıtlayan Dr. Aylin Aksoy Çoban, şu bilgileri veriyor:

- Karabasan olarak bilinen uyku felci nasıl oluşuyor? 
Bunu anlayabilmek için uyku fizyolojini bilmek gerekiyor. Uykuya dalma ve uykuyu sürdürme sırasında beyinde bazı fizyolojik değişiklikler meydana geliyor. Düz bir çizgiden ziyade sarmallar halinde devam eden bir uyku süreci oluşuyor. Her bir sarmal yaklaşık 90 dakika sürüyor. Biri biterken diğeri başlıyor. Her bir sarmal REM ve Non-REM uykularından oluşuyor.
Uyku felci, REM uykusu sırasında ortaya çıkıyor. Beyin uyurken vücut kasları da uykudadır. Uyuyan bir insanın kolunu kaldırıp bıraktığınızda kolu düşer çünkü kaslar aslında felç konumundadır. REM uykusu sırasında beyin bazen birden uyanıyır, ancak bu uyanma kaslarda olmaz. Kaslar felç durumunda kalır ve beynin uyanıklığına eşlik edemez. Uyanan kişi sanki vücudunun üzerinde biri oturmuş ya da ağırlık çökmüş gibi hisseder. Aslında o anda olan durum kişinin kaslarını kıpırdatamaması sonucu hissettiği felç durumudur. Beyni uyanan kişi bedeni ve kasları tam olarak uyanmadığından hareket edemez, konuşamaz. Çoğu zaman bunu yaşayan kişiler korku ve endişeye kapılırlar. Uyku felci birkaç saniye veya birkaç dakika sürebilir. Çok uç durumlarda, 4-5 saat sürdüğü de bilinmektedir. Uyku felcine bazen halüsinasyonlar da eşlik edebilir. Bu halüsinasyonlar işitsel, dokunsal veya görsel olabilir. Bunlar da kısa sürebilir.

- Uyku felcinin nedenleri nelerdir?
Kaslardaki bu geçici felç durumu aslında koruyucudur,çünkü REM uykusunda rüya görürüz. Rüyada koşarız, zıplarız ve bazen uçarız. Rüya sırasında yaptığımız hareketleri gerçekte de yapmamamız için kaslarımızda geçici felç durumu meydana gelir. Bu sayede rüyada koşarken koşma hareketini yapmamış oluruz. Bu sırada beynin uyumaya devam etmesi gerekirken bir anda uyanır. Bu geçici felç durumunu hasta bilincinde yaşar. Nedeni tam olarak açıklanmamıştır, ancak diğer uyku bozukluklarını yaşayan kişilerde sık görülür. Değişik çalışmalar çoğu insanın başka bir uyku patolojisi yaşamadığı halde hayatlarında en az bir kez uyku felci yaşadığını göstermektedir. Bazı çalışmalarda değişik faktörler suçlanmıştır. Örneğin; sırtüstü yatmak, düzensiz uyku saatleri, aşırı stres, bazı ilaç tedavileri (alerji ilaçları ve bazen uyku amaçlı alınan ilaçlar), uyku öncesi açlık.

- Çocuklar ve gençler de karabasan görür mü?
Evet görürler. Dört yaşında başlayabilir. Bazen bir iki kez olup biter ancak bazı durumlarda sürekli tekrarlayan bir durum haline gelebilir.

- Uyunacak ortam önemli midir? Yemek düzeni, yediklerimiz uykumuzun kalitesini ve uyku felcini nasıl etkiler?
Uyku ortamının düzeninde dikkat edilmesi gereken en önemli husus ortamın ışıksız olmasıdır. Işıkla uyumak uykunun kalitesini azaltan bir unsurdur. Işık açık uyumak, fazla ışık veren gece lambası kullanmak uykunun derinliğini etkiler, düşünülenin aksine karabasan ya da diğer uyku bozukluklarının ortaya çıkmasına nenden olur. Yatmadan kısa süre önce yenilen yemek, atıştırmak uyku kalitesini bozacaktır. Mide doluyken yatar pozisyona geçmek reflü riskini de artırır. Bu nedenle uyku zamanına yakın yemek yememek gerekir. Uyku saati ile yemek saati arasında en az iki saat olmalıdır.

- Günde kaç saat uyumalıyız? Düzenli uykunun karabasan tedavisindeki önemi nedir? 
Günde en az 7-8 saat uyunmalıdır. Daha az süre uyuyup yettiğini iletenler olur, ancak baktığınızda az uyuyanlarda karabasan sıklığı daha fazladır. Düzenli uyku karabasan tedavisinin en önemli ayağıdır. Düzenli uyku kişinin derin uyku kalitesine yansır ve ani uyanmaların önüne geçer. Aynı saatlerde yatıp benzer saatte uyanmak uyku bozukluklarının görülme sıklığını azaltır. Düzenli yatış kalkış saatleri derin uyku kalitesi açısından da önemlidir. Bu nedenle uykuyu belli düzende uyumak önemlidir.

- Uyku felci için doktora başvurulduğunda nasıl bir yol izlenir? Hangi tetkikler yapılır? 
Ailede öykü varsa, başka uyku bozuklukları eşlik ediyorsa ya da uyku sırasında apne dediğimiz soluk alıp vermenin durması da gözleniyorsa, kişi uyku laboratuarına yönlendirilerek uyku EEG’si ile izlenir. Beyin dalgaları ve uyku bozukluğu çeşidi belirlenir. Tek bir uyku bozukluğu çeşidi varsa buna gerek kalmadan sadece ilaç tedavisi ile uyku düzenlenir. Depresyon gibi psikiyatrik hastalıklar da uyku bozukluklarını tetikler. Yapılacak psikiyatrik muayene sonucunda düzenlenecek antidepresan tedavi ve uyku düzenleyici tedavi bu sorunu tamamen ortadan kaldırır. Altta yatan psikopatoloji ilaçla düzenlenmeden yapılacak terapi her zaman yeterli olmayabilir. Kişinin yaşamındaki çatışmaları terapi ile çözümlemek iyi bir destekleyici durumdur ancak bu fiziksel problemin tedavisinde her zaman yeterli olmayabilir.

- Uyku felci tedavisinde ne tür ilaçlar kullanılır? Hastanın ilaca kendi kendine başlaması doğru mu? 
Uykuya geçişi sağlayan, REM-Non-REM döngüsünü bozmayan, derin uyku kalitesini artıran ilaçlar tedavide kullanılır. Bu ilaçları arkadaş yorumu ya da tavsiyesi ile başlamak kesinlikle doğru bir tutum değildir. İlaçların etkileri ya da yan etkileri çok subjektiftir. Kişiden kişiye farklılık gösterir. Bu nedenle hiçbir ilaç doktor tavsiyesi ya da doktor kontrolü dışında kullanılmamalıdır. Antidepresanlar tek başına uyku bozukluklarının tedavisinde yer almazlar ancak altta yatan depresyonu tedavi ettiklerinden uyku bozukluğunu giderirler.

- Uyku felci hangi sıklıkta görülebilir? Üst üste görülebilir mi? Hasta sonrasında neler yaşarsa doktor yardımı alınmalı?
Stresli yaşam koşullarında birkaç gecede bir tekrarlayabilir. Nadiren de olsa bu durumu her gece yaşayan kişiler de olmaktadır. Aynı gecede birkaç kez bile yaşanabilir. Etkisi saatler sürebilir. Bu sıklıkta yaşanan uyku felci yaşam kalitesini bozduğundan hemen doktora başvurulmalıdır. Ayrıca eşlik eden halüsinasyonlar varsa muhakkak yardım alınmalıdır.

19:08 | 0 yorum

Şişmanlık Beyinde Başlar!

Çağımızın en büyük problemlerinden biri olan obezite çeşitli diyetler, egzersiz programları, ilaçlar ve doğal yöntemlerle engellenmeye çalışılsa da bu sorunla mücadele edenlerin sayısı gün geçtikçe artıyor. Peki, neden kilomuzu kontrol etmemiz bu kadar zor? 

Suçlu, tüketicileri yeni ürünlerle kışkırtan firmalar mı, bitmek bilmeyen iştahımız mı, yoksa beynimiz mi? Reem Nöropsikiyatri Merkezi’nden Uzman Nörolog Dr. Mehmet Yavuz obezitenin nedenlerini ve kontrol yöntemlerini anlatıyor…

Yeterli gıda alındığında doygunluk hissiyle beynin yemek konusunda ‘dur’ demesi gerekirken obezlerde beyin-mide dengesi kontrolden çıkar ve beyin açlık hissini durdurmaz. Özellikle öğün aralarının uzun tutulması halinde aç kalma refleksiyle daha çok yemek yendiğini belirten Dr. Mehmet Yavuz, bu durumda kişinin doyduğunu fark edemeyerek obeziteye davetiye çıkardığını vurguladı.

Yeme Kontrolü Bu İki Hormona Bağlı…

Beynin, hipotalamus ile sindirim sistemi arasında acıkmayı ve doymayı belirleyen hormonsal mekanizmalardan en önemlileri leptin ve grelin hormonlarıdır. Leptin hormonu, organizma günlük aktivitelerini yerine getirecek kadar gıda aldığında devreye girerek doygunluk hissi uyandırır. Böylece dışarıdan gıda alımı durur. Grelin hormonu ise leptinin aksine açlık hissi uyandırır. Dolayısıyla bu iki hormon birbirlerine karşı zıt etkiler gösterir. Obezlerde leptin aktivasyonu azalmış, grelin salınımı artmış ya da her ikisi de değişmiş olabilir.

İlaç Kullanımı Obeziteyi Tetikliyor

Hipotalamustan yeterli leptin salgılanmadığı ya da aşırı grelin salgılandığında obezitenin kaçınılmaz olduğunu vurgulayan Dr. Yavuz, bazı ilaçların ve özellikle de antidepresanların leptin-grelin dengesini bozarak kilo alımına neden olduğunu hatırlattı. Son yıllarda bilim adamları leptin aktivasyonunu artırarak tokluk hissi uyandıracak ve böylelikle şişmanlığı tedavi edecek ilaçlar üzerinde çalışıyor ancak bu konuda etkin bir ilaç henüz geliştirilemedi.

Bir diğer görüşe göre de leptin aynı zamanda yağ dokusundan da salgılanmakta ve hipotalamusu etkilemektedir. Kanda düzensiz beslenme nedeniyle yağ oranı arttığında tokluk hissi uyandıran bu hormon beyne ulaşamaz, hipotalamustan salgılanan miktar yetersiz kalır ve şişmanlık kaçınılmaz hale gelir. 

Hafif Yiyecekler Atıştırın ve 15 Dakika Ara Verin

Leptin hormonunun yemeye başladıktan yaklaşık 20 dakika sonra harekete geçtiğini belirten Dr. Yavuz, leptin salgılanıp beyinde tokluk hissi uyandırıncaya kadar kilo yapacak derecede yemek yenmiş olabileceğini, hızlı yemenin bu açıdan sakıncalı olduğunu vurguladı. Kilo problemi olanlara atıştırdıktan sonra en az 15–20 dakika beklemelerini tavsiye eden Yavuz, bu yöntemle az yiyerek daha çabuk tokluk hissedileceğini hatırlattı.

Tiroit ve İnsülin Direnci de Önemli Faktörlerden…

Tiroit hormonları, metabolizma aktivitesini düzenleyen hormonlardır ve az salgılandığında metabolizma yavaşlar. Bu durumda kalori harcanma düzeyi düşeceği için alınan gıdalar yakılamayıp depolanmaya başlar. Ve sonuç yine aşırı kilo alımıdır.
İnsülin direncinin de kilo alınımını etkileyen önemli bir faktör olduğunu hatırlatan Dr. Yavuz, insülinin kan şekerini parçalayan ve enerjiye dönüştüren bir hormon olduğunu belirtiyor. Ancak bazı durumlarda kas, karaciğer ve yağ dokusu insüline karşı direnç geliştirir. Bu nedenle insülin kan şekerini parçalayamaz, kanda şeker oranı yükselmeye ve vücut gereğinden fazla kalori maddesi üretmeye başlar. Bu yükselme dışarıdan vücuda giren kalorilerle birleşince ihtiyaç fazlası kan şekeri yağa dönüştürülerek depolanır. Sonuç yine obeziteye çıkar ki zaten şeker hastalarının yüzde 80’i obezite problemiyle mücadele etmektedir.

Yaşlandıkça Kilo Alma Riski Artar

Yaş ilerledikçe metabolizma yavaşlar. Metabolizma yavaşladığı halde dışarıdan alınan gıda miktarı eskisi gibi olursa bir süre sonra ihtiyaç fazlası kaloriler vücutta depolanmaya başlar. Bu nedenle kişiler yemek disiplinleri değişmediği halde yıllar süresince artan bir grafikle kilo almalarına bir anlam veremezler. Dr. Yavuz, yaş ilerledikçe kontrolsüz kilo alımını engellemek için yemek alışkanlığını disiplinize etmeyi ve düzenli egzersizi öneriyor.

Kadınlar Daha Çabuk Kilo Alıyor

Kadınların daha kolay kilo alıp zor zayıfladığını hatırlatan Dr. Yavuz, erkeklerin bu konuda metabolizmaları daha hızlı çalıştığı için şanslı olduğunu belirtti. Kadınların küçük de olsa aylık kilo alımına dikkat etmesi gerektiğini belirten Yavuz, obezitenin sinsi bir hastalık olduğunu ve vücuda yerleştikten sonra mücadelenin zorlaştığını vurguladı.

Obezite Cinsel Hayatı da Vuruyor!

Obezite, birçok hastalığa davetiye çıkardığı gibi, erkeklik hormonunun azalmasına da neden olur. Şişmanlık nedeniyle yağlar arttıkça testosteron miktarı azalır, cinsel istek ve performans düşer. Kadınlarda ise karın içi yağlar androjen algısını artırdığı için menopoz öncesinde kıllanma gibi sorunlar baş gösterir.

Yağlanma Erkeklerde Göbekte, Kadınlarda Kalçada Görülüyor

Yağlanma en çok erkeklerde göbek ve karın bölgesinde, bayanlarda ise kalça ve basen bölgesinde görülür. Bu yüzden bayanlar kilo verdiklerinde eski hallerine dönebilirken erkekler kilo verseler bile karın bölgesinde sarkmalar oluşur.

Polikistik Over Sendromu ve Obezite Bağlantılı mı?

Polikistik over sendromu, nedeni tam olarak bilinemeyen bir yumurtlama bozukluğudur. Obezite mi polikistik over nedeni yoksa bu sendrom mu obezite yapıyor, bu konu henüz netlik kazanmadı ama kesin olan bir şey var ki, bunlar birbirini tetikleyen durumlardır. Ancak obez olup zayıflayan kadınlarda polikistik over tablosunun düzelmesi, obezitenin bu hastalığa neden olduğu görüşünü destekliyor.

Obezite Kanseri de Tetikliyor…

Erkeklerde kanser nedeniyle ölümlerin yüzde 14'ünden, kadınlarda ise yüzde 20'sinden obezitenin sorumlu olduğunu hatırlatan Dr. Yavuz, obezitenin savunma sistemini çökerterek kanser oluşumunu hızlandırdığının altını çizdi. 
ABD’de her yıl 300 bin kişi obezite nedeniyle hayatını kaybediyor. Bu oran, sigaranın oluşturduğu hastalıklar ve kanserden kaynaklanan ölümlerden bile daha yüksek bir rakam. Bu durumun en kötü yanıysa her geçen yıl obez sayısının artması. Eğer tedbir alınmazsa 2050 yılında dünya nüfusunun yarısından fazlasının obez olacağını hatırlatan Dr. Yavuz, bilinçli beslenme ve düzenli egzersizin obeziteyle mücadelede en etkin yöntem olduğunu belirterek sözlerini tamamladı.

19:04 | 0 yorum

Böbrek Yetmezliğine Yol Açan 7 Neden!

Kronik böbrek hastalığı dünyada olduğu gibi ülkemizde de önemli bir sağlık sorunu. Çünkü tedavi edilmezse böbrek yetmezliği gibi yaşamı tehdit eden çok ciddi bir tabloya dönüşebiliyor! Böbrek yetmezliğine ise en sık başta yüksek tansiyon, diyabet ve obezite olmak üzere 7 faktör neden oluyor! 

Türk Nefroloji Derneği verilerine göre; ülkemizde diyaliz uygulanan veya böbrek nakli yapılmış yaklaşık 70 bin hasta bulunuyor. Bu sayının, gelişmiş birçok ülkenin neredeyse 2 katı olan yıllık yüzde 10 artış oranı ile 2015 yılında 100 bini aşacağı tahmin ediliyor. Yine Türk Nefroloji Derneği tarafından 23 ilde 10.750 erişkinin katılımı ile yapılan ve 2009 yılında sonuçlanan CREDIT çalışması, Türkiye'de erişkinlerin yüzde 15.7'sinde çeşitli evrelerde kronik böbrek hastalığı varlığını ortaya koydu. Bu oran, ülkemizde yaklaşık 7.5 milyon kronik böbrek hastası bulunduğuna, yani her 6–7 erişkinden birinin böbrek hastası olduğuna ve sorunun boyutunun tahmin edilenin çok üzerinde olduğuna dikkat çekiyor.

İşte bu noktada hemen herkesin aklına şu soru takılıyor: Böbrek yetmezliğine hangi faktörler yol açıyor? En önemlisi de bu hastalığın erken tanısı için hangi sıklıkta hangi testi yaptırmalı? International Hospital’den Nefroloji Uzmanı Doç. Dr. Ülkem Yakupoğlu, en çok merak edilen bu soruları yanıtladı...

Böbrek Yetmezliğine Neler Yol Açabiliyor?

1- Yüksek tansiyon: Yüksek tansiyon böbrek içindeki incecik damarlarda yapısal bozukluğa ve tıkanıklığa neden oluyor. Bunun sonucunda da böbrek yetmezliği gelişebiliyor. Ancak koldan ölçülen tansiyon bazen normal değerlerde çıkarak kişiyi yanıltabiliyor. Bunun aksine idrardaki protein kaçağı bunu net olarak gösterebiliyor. İdrarda protein oranını gösteren test Türkiye'nin her yerinde yapılabiliyor.

2- Diyabet: Tip 2 diyabet de, tıpkı kan basıncı yüksekliğinde olduğu gibi böbrek içindeki incecik damarlarda yapısal bozukluğa ve tıkanıklığı yol açarak böbrek yetmezliğine neden olabiliyor. Özellikle tüm dünyada olduğu gibi ülkemizde de son dönem böbrek yetmezliğinin en sık nedeni olan diyabet hastalığı görülme oranının 2002'de yüzde 7.2 iken, günümüzde yüzde 12'nin üzerine çıkmış olması endişe verici bir durum olarak görülüyor.

3- Fazla kilolu olmak: Fazla kilolu olmak böbreğin içinde yer alan kılcal damarlardaki basıncı artırarak idrarda protein kaçağına yol açıyor.

4- 60 yaşın üzerinde olmak: Yaş ilerledikçe vücuttaki tüm damarlar yaşlanıyor. Doğal olarak kılcal damarlardan çok zengin olan böbrekler de bu süreçten çok etkileniyor. Damar sertliği arttıkça, böbreklerin süzme işlevi de yavaşlıyor.

5- Tek böbrekli doğmak: Tek böbrekli kişiler dikkat ettikleri zaman ömürlerinin sonuna kadar sağlıklı yaşayabilirler. Ancak susuz kalmamaya, aşırı tuz ve bilinçsiz ilaç tüketmemeye daha çok dikkat etmeliler.

6- Sigara alışkanlığı: Sigara böbrek içindeki kılcal damarlardaki dolaşımı yavaşlatıyor ve oksijen miktarını azaltıyor. Bir başka deyişle yüksek kan basıncına benzer şekilde damarlar üzerinde olumsuz etki yaratarak böbrek yetmezliği riskini artırıyor.

7- Genetik geçiş: Böbrek hastalıkları genetik geçişli de olabiliyor. Böbreklerde kist oluşumu, idrar kanallarında tıkanıklık, geri kaçak veya böbrek boyutlarının küçük oluşu gibi yapısal değişiklikler ailenin birçok bireyinde gözlenebiliyor. Tekrarlayan böbrek taşları da yine kalıtsal özellik gösterebiliyor.

Diğer Risk Faktörleri

• Böbrek taşı,
• Tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonları,
• Sık ağrı kesici kullanımı,
• Bağ  dokusu hastalıkları.

Erken Evrede Diyalize ve Nakle Gerek Kalmıyor

Aslında böbrek yetmezliğine yol açan faktör düzeltilebilir bir aşamadaysa vücutta bir sorun yaratmadan geri dönebiliyor. Bunun nedeni ise böbreklerin çok idareli organlar olmaları. Böbreklerin süzme kapasiteleri yüzde 60'ın altına düştüğünden itibaren kronik böbrek hastalığı olarak kabul ediliyor. Bu organların tamamen iflas etmeleri için süzme kapasitelerinin yüzde 15 ve altına düşmüş olması gerekiyor. Yüzde 15-60 arasında ise geniş bir dönem var.  Hasta bu dönemde düzenli bir nefroloji takibi içinde olursa diyaliz ve organ nakline nakle gerek kalmama şansı yüksek oluyor.

Testler Ne Zaman Yapılmalı?

• Böbrek yetmezliğinin ileri aşamalara gelmeden yakalanması büyük önem taşıyor. Bu nedenle 60 yaşın üzerindeki kişilerin bilinen bir hastalıkları olmasa bile böbreklerini kontrol ettirmeleri çok büyük bir önem taşıyor.
• Tansiyonu 40 yaş altında başlaması halinde nefroloji uzmanına mutlaka muayene olmak gerekiyor, çünkü genç yaşlarda ortaya çıkan tansiyon genellikle böbrek kökenli oluyor.
• Yüksek risk grubundaki kişilere yapılacak olan tarama testleriyle hastalık erken evrede saptanıyor ve bu sayede ilerlemesi önlenebiliyor. Özellikle 40 yaşından itibaren yılda bir kez idrar ve kan tahlili yaptırmak yararlı oluyor.

18:33 | 0 yorum

Çocuklarda İştah Artıran 12 Altın Öneri!

"Saatlerce yemek vermesem, umurunda bile olmuyor", "Elimde tabak yemesi için peşinden koşuyorum"... Bu tür yakınmaları özellikle annelerden sıkça duyuyoruz, çünkü hemen her anne aynı sorundan dert yanıyor. 

İştahsız çocuklar! Özellikle 8-9 aydan başlayarak okul çağına kadar süren dönemde, anneler en çok çocuklarının iştahsız olmasından yakınıyor. Acıbadem Bakırköy Hastanesi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İbrahim Çelik her yaş döneminin ayrı beslenme güçlükleri olsa da iştahsızlık sorununun genellikle 9 ay-2 yaş arasında daha sık görüldüğünü belirterek, "Ailelerin beslenme hataları ve alışkanlıkları iştahsızlık, daha doğrusu yemek seçme olarak tanımlanan durumun en sık görülen nedeni. Bu  yüzden ailelerin doğuştan itibaren bebeklerini beslerken doğru yaklaşımda bulunmaları çok önemli" diyor.

İştahsızlığın kabaca fizyolojik ve patalojik etkenler ile yanlış beslenme alışkanlıkları nedeniyle oluştuğunu belirten Dr. İbrahim Çelik'in verdiği bilgilere göre, fizyolojik iştahsızlığın temelinde bir hastalık etkeni olmaksızın çocuğun gelişim sürecinde karşılaştığı adaptasyon sorunları yatıyor. Örneğin diş çıkarma atakları en bilinen iştahsızlık nedeni olarak görülüyor. Bir başka fizyolojik etken ise 1 yaşından sonra yavaşlayan büyüme-gelişmeye bağlı olarak çocuğun beslenme gereksiniminin düşmesi. Ayrıca besinlerdeki geçiş dönemleri çocukların en yoğun iştahsız olduğu fizyolojik evreleri oluşturuyor: Sütten püreli gıdalara geçiş, yeni tatların denenmesi, bu yeni tat ve kıvama alışma sürecinde ciddi beslenme isteksizliği görülebiliyor.

3 Haftadan Uzun Süren İştahsızlık İhmale Gelmez

Patolojik nedenlerde iştahsızlığın altında ise genellikle; gribal enfeksiyonlar, idrar yolu enfeksiyonları, viral bağırsak enfeksiyonları, viral hepatitler, üst ve alt solunum yolu enfeksiyonları gibi fizyolojik hastalıklar yatıyor. Bu hastalıklar birkaç gün ile birkaç hafta arasında iştahsızlık yapıyor ve çocuğun büyüme gelişme sürecine belirgin olumsuz etkide bulunmuyor. Ancak 3 haftadan daha uzun süreli iştahsızlığın altında ise genellikle tüberküloz, kronik enfeksiyonlar, gastrik reflü, kronik böbrek hastalıkları, kalp  veya karaciğer hastalıkları hastalıkları ve bazı doğumsal metabolik hastalıklar yatıyor. Bu nedenle 3 haftadan uzun süren iştahsızlık durumlarında çocuğun mutlaka kontrolden geçmesi gerekiyor.

İştah Artıran 12 Öneri

1- Üst kat komşunun tariflerini denemeyin: 6 bisküvit, 1 kaşık pekmez, bir  yumurta sarısı ve bir dilim peynir... Bulamaç besinler diye tanımlanan bu tür tarifler yüksek kalorili oldukları gibi, baskın tatları severek yiyen çocukların dilinde sadece yoğun şeker tadı kalmasına yol açıyor. Bu da çocuklarda şekerli tatlar konusunda seçici bir yapı gelişmesine neden oluyor. Buna alışan çocukların damak tadı duyuları da yeni lezzetlere karşı oldukça dirençli hale geliyor.

2- İlk denemelerde sabırlı olun: Çocuklar her yeni besine ortalama 8-10 denemeden sonra alışıyor. Bu nedenle ilk denemede bir kase dolusu havuç püresini bitirmesini beklemeyin. Ancak bir kaşık bile olsa her gün bu yeni besini çocuğunuza tattırarak alışma sürecini sabırla bekleyin.

3- Enerjinizi doğru besinlerde kullanın: Ispanak yedirmek için çocuğunuzla kılıç kalkan oyunu oynamak yerine, enerji ve sabrınızı; süt - süt  ürünleri, et, yumurta, balık ve tahıl yedirmeye saklayın. Çünkü bu besinler çocuğunuzun gelişimi için çok daha yaşamsal öneme sahipler.

4- 7. aydan itibaren pütürlü gıdalar yedirin: Yiyecekleri çatalla ezip, yumuşatarak yedirmeye çalışın. İlk denemelerde pütürlü yiyemeyen çocuğunuza karşı soğukkanlılığınızı koruyun. Sabır ve inatla denemelere devam edin.

5- Sofraya birlikte oturun: 9 aylıktan sonra çocuğunuzu tok bile olsa mutlaka sizinle birlikte sofraya oturtun. Çocuğunuz erişkinlerin tükettiği gıdaları yiyebilecek yaşa geldiyse sofrada olan yemeklerden yedirmeye çalışın. Çocuğunuzun önüne koyacağınız küçük bir ekmek parçası veya köfte ile kendi kendine yemek yeme hazzına varmasını sağlayın.

6- 1 yaşından sonra kontrollü emzirin: Anne sütüne çok alışkın ve düşkün bebekler, bir yaşından sonra anne memesini bir nevi tiryaki gibi emiyor. Anneyi her gördüğü yerde, her canı istediğinde emmeye çalışıyor. Anne memesi emip bir şekilde doyduğu için de ekstra gıda yemek istemeyebiliyor. Siz de bu durumdaysanız 1 yaşından sonra emzirme konusunda çok daha kontrollü olun.

7- Çocuğunuza örnek olun: Çocuğunuzun sizin yemek yeme alışkanlıklarınızı aynen taklit edeceğini unutmayın. Sebze yemeğini sevmeyen bir babanın, makarnadan maydanozları ayıklayan bir kardeşin bulunduğu bir ailede küçük bebeğin önüne koyulan her şeyi yiyip bitirmesi beklenmemeli. Elinizde tabakla televizyon izliyorsanız, çocuğunuzu sofrada oturup yemek yemeye  ikna etmeniz kolay olmayacaktır.

8- Yemek öncesinde abur cubur yedirmeyin: Yemek öncesi verilen abur cubur atıştırmalıkların, ara öğünlerin yemek saatinde kabusa neden olacağını unutmayın.

9- “Yemek sofrada yenir” mesajını verin: Çocukların dikkat süresi çok kısadır ve uzun süre sofrada sabit halde oturmaya tahammül edemezler. İki lokma yedikten sonra ayağa kalkan çocuğunuzun peşinden, elinizde tabak çatalla koşuşturmayın. Onu birkaç kez uyardıktan sonra hızla sofrayı kaldırıp, yediği besinle yetinmesini sağlayın ve bir sonraki yemek saatine kadar da herhangi bir gıda almasına engel olun.

10- Israr etmeyin, ancak alternatif de yaratmayın: Çocuğunuza 'teklif var ısrar yok,  ancak alternatif de yok' deyin. İşin sırrı gaddar anne kavramında yatıyor. Kereviz yemeğini yemeyi  reddeden çocuğa karşı doğru yaklaşım makarna pişirmek değil, bir hafta süreyle her öğünde kereviz yemeği sunmaktan geçiyor.

11- Oyun oynayarak yedirin: Çocuğunuz 1 yaşında ise belli oranda  oyunla, kandırmaca ile yemek seanslarını daha çekici hale getirilebilirsiniz. Ancak bunu, videoya kaydedilmiş reklam serilerinin önüne oturtularak, her reklam döngüsünde  ağzını robot gibi açan bir çocuk noktasına kadar götürmeyin.

12- Ceza ya da ödül vermeyin: Yemek seanslarıyla ilişkilendirilmiş ceza/ödül yöntemleri başlangıçta işe yarıyor gibi görünebilir, ancak' yaşamak için yemeliyiz' algısının kurulmasına  olumlu katkısı olmaz.

18:29 | 0 yorum

Mevsimler Bizi Nasıl Etkiliyor?

Mevsimsel değişikliklerin insan vücudu üzerinde fiziksel etkileri olduğu gibi psikolojik etkileri de ciddi boyutlarda hissediliyor... İklimlere bağlı olarak gelişen ve sonbahar-kış döneminde görülen depresyonun, yaygın ve gerçek bir hastalık olduğu belirtiliyor.

Değişim Terapi ve Danışmanlık Merkezi’nden Psikolog Ayşe Yanık Knudsen, “bu klinik hal genellikle kış  aylarında başlayıp ilkbaharın gelişine kadar en şiddetli seviyesine ulaşıyor. Fakat “kış depresyonu” tanısının konulabilmesi için depresyon belirtilerinin en az iki yıl üst üste kış mevsiminde başka sebebe bağlı olmadan çıkması gerekiyor” şeklinde ifade ediyor.
 
“Kış Depresyonu” Belirtileri

Mevsimin dönmesine bağlı olarak, günlerin kısalması ve  gün ışığının kendini daha az gösterdiği bu dönemlerde, bazı insanlarda hüzünlü ve melankolik bir ruh hali ortaya çıkıyor. Havaların erken kararması, soğuk hava etkisi ve dış mekan aktivitelerinin azalmasıyla kişi kendi iç dünyasına çekiliyor. Sürekli karamsarlık, enerji yokluğu, durgunluk, aşırı yorgunluk hissi, mutsuzluk, ümitsizlik, isteksizlik, baş ağrısı, ağlama isteği görülürken, kendine dikkat etmeme, kişisel temizliğine önem vermeme, dağınıklık, uykusuzluk ya da tam aksine aşırı uyku, iştah değişiklikleri, şekerli ve nişastalı besinlere düşkünlük artar. Özellikle iştahta artış gözlemlenebilir. Okula ya da işe gitmeme isteği, konsantrasyon eksikliği ve performans düşüklüğü, fiziksel hareketlerde azalma ve tembellik kış depresyonunun diğer belirtileri arasında yer alıyor.

Kaygı ve Panik Atak Ortaya Çıkabilir

Kış depresyonuna giren bireylerde aşırı kaygılı ruh hali ve panik atak krizleri ortaya çıkabilir. Bu nöbet kişiye öylesine yoğun bir korku ve rahatsızlık duygusu yaşatır ki, kötü bir şey olacağı veya sonunun geldiğini, öleceğini hisseder. Bu korku fırtınasını yaşayan insan, doğal olarak o ortamdan ve durumdan kaçma, uzaklaşma davranışı gösterir. 
Psikolojik değişikliler, sosyal yaşamdan uzaklaşma, aile hayatından uzaklaşma içe kapanma ve aile bireyleri ile tartışmalara girme gibi durumlar ortaya çıkabilir. Depresyon durumu aile, iş ve akademik hayatı ciddi derecede etkilemeye başlamışsa, artık bir uzmana görünme vakti gelmiştir.

Tedavide Ne Yapmalı?

Güneşe duyulan özlemle ortaya çıkan kış depresyonundan kurtulmak için en etkili yöntem doğal güneş ışığıdır. Bu nedenle fırsat buldukça boş zamanlarınızda ya da hafta sonları açık havada zaman geçirebilirsiniz. Sabahları yapacağınız yarım saatlik yürüyüşler hem fiziksel açıdan hem de psikolojik olarak sizi rahatlatacaktır. 
Evinizin ve ofisinizinin mümkün olduğunca bol güneş ışığı girmesini sağlayın, perdelerinizi gün içinde açık bırakabilirsiniz. Odalarınızı zaman zaman havalandırmanız daha ferah bir ortamda olmanızı ve temiz oksijen almanızı sağlar. 
Haftada 3-4 gün egzersiz yapın. Böylelikle hem kendinizi daha dinç hissedecek, hem de gece daha rahat uykuya dalacaksınız. Egzersiz alışkanlığı endişeyi azaltır, zihninizi açar ve kendinizi daha iyi hissetmenize yardımcı olur. Eğer sürekli oturmak zorunda olduğunuz bir işte çalışıyorsanız molalarınızda dolaşmaya ve hareket etmeye çalışın. 
Kendinizle baş başa kaldığınız zamanlarda sıkılıp farklı düşüncelere dalabilirsiniz. Bu nedenle sosyal aktivitelerinizi ihmal etmeyin, kışın tatile gidebilirsiniz. Arkadaşlarınızla bir araya gelerek hoş vakitler geçirebilirsiniz. Sinemaya gidebilir ya da evde olduğunuz zamanlarda özellikle komedi dizileri ve filmleri izleyebilirsiniz.

Bunlara Dikkat Edin

- Sağlıksız besinlerden ve hazır yemeklerden uzak durun. Her gün meyve ve sebze yiyin. Kafein ve alkol tüketiminize dikkat edin. Öğünlerinizde salata olmasına özen gösterin. 
- Su tüketiminizden emin olun. Kışın su içmek zor olsa da günde en az 1,5-2 litre su içmeye çalışın. Protein bağışıklık sisteminin en güçlü kaynaklarından birisidir protein içerikli gıdaları ihmal etmeyin. 
- Şeker tüketiminize ve şekerli gıdalara dikkat edin. Kontrolsüzce yiyeceğiniz şekerli gıdalar kilo almanıza neden olarak depresyon sürecinizi tetikleyebilir. Şeker ve kafein etkileri geçtikten sonra da kendinizi daha yorgun hissedebilirsiniz. Özellikle şeker, insülin seviyeniz ani değişiklik göstermesine neden olur. 
- Sorunlarınızla başa çıkamadığınız durumlarda bir uzmandan destek almayı unutmayın.

18:24 | 0 yorum

Sosyal Fobi, Bağımlılık Yapıyor!

Yazan: NetWork Grup on 21 Şubat 2012 Salı | 12:52

Sosyal ortamlarda kişinin sürekli endişe ve korku duyması ile ortaya çıkan sosyal fobi, alkol ve madde bağımlılığı kullanımını 2-3 kat artırıyor!

Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh ve Sinir Hastalıkları Hastanesi (BRSHH) Başhekimi Doç. Dr. Erhan Kurt, birçok psikiyatrik hastalıkla birlikte görülebilen sosyal fobinin alkol ve madde kötüye kullanımını 2-3 kat artırdığı belirtti.

Sosyal ortamlarda ve kişisel performans gerektiren durumlarda, başarısız olacağı, aşağılanacağı ve utanılacak şekilde davranacağına ilişkin, kişinin aşırı ve sürekli korku duymasını sosyal fobi olarak adlandırılıyor.
Doç. Dr. Erhan Kurt, “Bu yüzden sosyal fobik kişi bu tür ortamlara girmekten kaçınmakta, girmemekte, eğer girerse huzursuz olmaktadır. Eğer kaçma ve kaçınma davranışı iş-özel-sosyal yaşamı olumsuz etkiliyorsa sosyal fobi teşhisi konulmaktadır” dedi.

Ergenlik Döneminde Başlıyor

Hatalığın belirtilerinin ergenlik döneminde (15-25 yaş) başladığını belirten Doç. Dr. Erhan Kurt, şunları kaydetti: “Çarpıntı, terleme, gerginlik, ağız kuruluğu, yüz kızarması ve midede rahatsızlık hissi en sık belirtileridir. Sosyal fobikler için en sıkıntı verici davranışlar ise, kalabalık önünde konuşmak, başkalarıyla birlikte yemek yemek, başkalarının önünde yazı yazmak, toplu taşıma araçlarıyla seyahattir.”
Sosyal fobinin birçok psikiyatrik hastalıkla birlikte görülebileceğini de aktaran Doç. Dr. Erhan Kurt, “Depresyon, agorafobi, yaygın anksiyete bozukluğu, alkol ve madde kötüye kullanımı, intihar en sık birlikte görülen durumlardır. Alkol ve madde kötüye kullanımı 2-3 kat artmaktadır, çünkü kendi kendini tedavi edici araçlar olarak kullanılmaktadır” dedi.

Araştırmalar hastalığın Türkiye ve dünyada farklı oranlarda görüldüğünü gösterdiğini vurgulayan Kurt, şöyle devam etti: “Çünkü bazı toplumlarda utangaçlık ve çekingenlik desteklenen ve tasvip edilen bir durumdur. Ülkemizde ‘ne kadar uslu çocuk’, ‘ne kadar ağırbaşlı genç’, ‘ne terbiyeli hiç sesi çıkmıyor’ cümleleri hepimizin kulağına çalınmıştır. Ülkemizin batı ve doğu coğrafyasında farklı tutumlar olduğu gibi dünyanın bize göre doğu ve batısında da farklı tutumlar ve gelenekler sosyal fobi oluşumuna zemin hazırlamakta veya önleyici olmaktadır. Örneğin Japonya’da normal kabul edilen bir davranış ABD’de sosyal fobik bir davranış yani hastalık olarak kabul edilebilmektedir. Yani toplum-aile tutumları ve eğitim önemli bir faktördür.”

Kadınlarda Daha Sık Görülüyor

Hastalığın biyolojik bir yanı olduğunu da hatırlatan Doç. Dr. Erhan Kurt, “Sosyal fobi aynı aile içinde ve ikizlerde daha sık görülmektedir. Farklı toplumlarda yaygınlığı  % 5-15 civarında bulunmuştur. Bazı araştırmalar kadınlarda daha sık görüldüğünü göstermekle birlikte, erkeklerin sosyal anksiyetelerini yatıştırmak için alkole başvurmaları nedeniyle daha az sosyal fobi tanısı almaları açıklayıcı olabilir. Medeni durum olarak sosyal fobik olanların olamayanlara göre daha sıklıkla yalnız yaşayan, evlenmemiş ya da boşanmış kişiler oldukları görülmektedir” dedi.

Tedavinin en önemli ayağının bu durumun bir “huy” ya da kişilik özelliği değil hastalık olduğunun kavranmasından geçtiğini vurgulayan kurt, “Günümüzde pek çok ilaç sosyal fobi tedavisinde kullanılmaktadır ve başarılarını ispat etmişlerdir. En etkili terapi yöntemi diğer kaygı bozukluklarında olduğu gibi Bilişsel Davranışçı Terapi’dir. Bunun bir parçası olarak Sosyal Beceri Eğitimi uygulanması gereken yöntemdir” diye konuştu.
12:52 | 0 yorum

İşte kadınların 10 hatası!

Yazan: NetWork Grup on 19 Şubat 2012 Pazar | 20:16

İnsan doğası gereği hata yapar ve mükemmel bir yaratık değildir. Diğer yandan kadın ve erkek de iki ayrı dünyaya sahiptir. İşte tüm bu tehlikeli karışım ortaya ilişkilerdeki hataları meydana getiriyor. 

CİSED evlilik ve ilişki terapistlerine göre, yapılan ilk hata, çatışmasız, kavgasız mükemmel bir ilişki yaşama arzusudur.

Mükemmel ilişki ütopya!
Çatışmasız mükemmel ilişki diye bir şey yoktur. Sadece huzurlu, dengeli ve her iki tarafın da tatmin olduğu bir ilişki vardır. Her iki tarafın da bunu kabullenip ilişkisine bu perspektifle yaklaşması gerekli. İlişkiler söz konusu olan kadın ve erkekse elbette problemsiz olmaz. Çatışmalı bir ilişkide çözüm arap saçına dönmüşse iletişim, karşılıklı yaklaşım ve tutumlar göz önüne alınmalı. CİSED evlilik ve ilişki terapistlerine göre, çift ilişkilerinin dinamiği 3 unsur ile belirleniyor. Bunlar, Etkileşimsel Sistem, Nesillerarası Sistem ve Bireysel Sistem'dir.

Etkileşimsel sistem, çiftin birbirleriyle olan iletişimi ile ilişkilerinin kuruluşundaki dinamikleri kapsıyor. Yani çift çatışmaları çözmek yerine büyütmeyi seçtiğinde sorunlar artıyor. Bireysel sistem denildiğinde özellikle bireylerin 0-7 yaş döneminde ve ergenlikte yaşadıkları birtakım yanlışlıklardan bahsediliyor. Yani çocukluk yaraları şu anki ilişkilerde sorun yaratabiliyor. İlişki dinamiklerine yönelik belirleyici olan diğer bir unsur da Nesillerarası sistem. Yani kişilerin anne-babalarının birbirleriyle ve diğer aile üyeleri ile yaşadıkları ilişkiler bu başlık altında ele alınıyor. Çiftin geçmişten gelen aile sırlarının aynen bugünkü ilişkilerine de yansıdığına dikkat çeken evlilik ve ilişki terapistleri, tüm bu faktörlerin bir araya gelmesiyle dinamiklerin belirlendiğini vurguluyorlar. İşte bu dinamikler de tarafların bir ilişkiyi sağlıklı götürüp götüremeyeceklerini belirliyor. Bir insanın mükemmel bir ilişki arayışını, cennet arayışına benzeten CİSED evlilik terapistleri, tüm bu gerçekleri göz önüne alarak çiftlere şunları tavsiye ediyorlar:

Çatışmalarınızda birbirinizi adam etmeye çalışmaktan vazgeçin. Her olayda kendi hatalarınıza odaklanıp, önce kendinizi değiştirmeye çalışın, bunu yaparken de koşulsuz olun. Ben bunu yapıyorum, ben kendimi değiştiriyorum sen de bunu yap, sen de değiştir kendini şeklindeki ifadeyi aklınızdan silin. Konuşmak ve iletişim kurmak zorundasınız. Haklı olmak veya üste çıkmak genellikle size hiçbir şey kazandırmaz. Bunun yerine suçlamadan dinleyin, mutlu olmayı, anlamayı, karşı tarafın söylediklerini sanki Cumhurbaşkanı veya Başbakan konuşuyormuşçasına ciddiyetle dinleyin. Anlaşılmak güveni, güven de yakınlığı getirir. Bunun tam tersi ise öfke ve yıkıma neden olur. Suçlamak, haklı olmak ve üste çıkmak hiçbir şeyi çözmeyecektir.

CİSED terapistleri, ilişkilerde kadınların ve erkeklerin kendi doğalarına göre birtakım hataları olduğuna dikkat çekiyor. İşte evlilik ve ilişki terapistlerin gözüyle kadınların 10 hatası:

1. Kutsal anneyi oynamak:
Annelik tartışmasız kutsal bir olgudur. Bugün hangi topluma bakarsanız bakın annelik kimliğin getirdiği aseksüelite vardır. Ancak bu kimliğinizi yatak odasının kapısına asmanız gerek. Çünkü eşiniz için siz onun evlenmeden önce aşık olduğu ve arzu duyduğu kadınsınızdır. Bu bakış açısı evliliğinizin en sağlam temelidir. Sizin annelik kimliği ile sevgili kimliğini birbirine karıştırmanız da bu temele balyozla vurmak gibi olacaktır.  Bu nedenle evlilik hayatında önce kadın, sonra anne olmalısınız. Kadınlığınız anneliğin içinde yok olmamalıdır.

2. Orgazm taklidi yapmak:
Her şeyden önce bilmeniz gerekir ki, her cinsel ilişkinin sonunda orgazm olmak zorunda değilsiniz. Bu hurafeyi bir kenara bırakın. Üstüne üstlük orgazm taklidi yapmak erkeklerin tamamı tarafından reddedilen ve istenmeyen bir tutumdur. Kadınlar böyle yaparak erkeğin kendisine olan saygısını kaybetmesini engelleyerek ona iyilik yaptığını düşünür. Belki eşiniz o anda fark etmeyebilir ama daha sonra öğrenmesi ile kısır bir döngü içine girer. Sürekli sizin orgazm taklidi yapıp yapmadığınızdan şüphelenecektir. Bu durum da onda performans anksiyetesine dönüşür. Taklit yapmak yerine dürüst olun. Samimiyet ilişkilerde her zaman yerini bulacak bir tavırdır. Cinsellik salt orgazmlardan meydana gelen ve mutlaka orgazmla sonuçlanması gereken bir süreç değildir. Cinselliğinizin sonunda cebinizde kalması gerekenler, paylaşımların ve yaşanan haz anlarının bolluğudur. Başta göze alamadığınız küçük hayal kırıklıkları, daha sonra çok derin hayal kırıklıklarına yol açabilir ve hem sizi hem de ilişkinizi geri dönülmez bir noktaya taşıyabilir.

3. İlişkideki gizemi kaybetmek:
Bir kadının yaptığı en büyük hatalardan biri kocasına ya da erkek arkadaşına en yakın kız arkadaşıymış, 'kankasıymış' gibi muamele yapmasıdır. Birçok kadın ilişki süresi uzayınca erkekle her şeyini paylaşmaya başlar. Oysa kadının da erkeğinden ayrı birer dünyası vardır. Kız arkadaşlarınızla konuştuğunuz kadınsı birtakım konuları eşinizle paylaşmamanızda fayda var. Çünkü zaten sizi anlamayacaktır. Kadının da erkeğin de kendine has bir gizemi olmalıdır. Bu da her iki tarafın birbirinde aradığı bir özelliktir. Bu durumun deformasyonu da karşılıklı cinsel beklentilerin azalmasıyla ilişkinizi istemediğiniz bir noktaya sürükleyebilir. Partnerinizin size olan arzusunun devam etmesini istiyorsanız onunla kadınlığa has mahremiyetinizi paylaşmayın.

4. Eşin erotik filme veya porno izleme isteğini aşağılamak:
Siz bu durumu istediğiniz kadar reddedin ama günümüzde birçok erkek ergenliğinde veya hayatının bir yerinde mutlaka erotik film veya porno izlemiştir. Öncelikle bunu kabullenmeniz gerekir. Diğer yandan erotik filmler cinsel terapistler tarafından cinsel sorunları olan çiftlere tavsiye olarak sunulmaktadır. Eşinizi yargılamak ve aşağılamak yerine onun neden böyle bir seçimde bulunduğunu anlamak daha doğru. Bunu konuşulabilir bir konu olarak görmek ve gerektiğinde eşinizin erotik film izleme teklifine önyargısız yaklaşmak yatak odanıza renk getirebilir.

5. İlişki sırasında sessiz kalmak:
Erkek doğasında cinsel olarak uyarılmak için duymaya ve görmeye ihtiyaç vardır. Bunu ondan esirgemeniz de en az onun kadar sizin de cinsel uyumunuza etki edebilir. Hissettiğinizi daha çok hissedebilmek için duygularınızı dile dökmek, gerektiğinde inlemek, çığlık atmak gibi bedensel duyumlarla dışa vurmak mutlu bir yatağın altın sırrıdır.

6. Kendi bedeninde kusur bulmak:
O sizi olduğunuz gibi beğendi ve sevdi. Sizin de kendinizi sevmeniz ve beğenmeniz hayatınızı kurtaracak kadar önemlidir. Unutmayın kendini sevmeyeni bir başkası gerçekten sevemez. Kendine değer vermeyene kimse gerçekten değer vermez, veremez. Kısa ya da uzunsunuz, şişman ya da çok zayıf fark etmez. O sizinle olduğunuz gibi birlikte olmak istiyor. Kendinizi sevmeniz ve bedeninizle barışık olmanız, cinsel hayattan zevk almanızın ilk ve en önemli koşuldur. Eşinizle gerektiğinde aydınlıkta, açık ışıkta birlikte olun, evde iç çamaşırlarınızla dolaşın. İlk önce kendi bedeninizle flört edin.

7. Başka kadınları aşağılamak ve hakaret etmek:
Başka insanları bedensel veya kişiliksel özellikleriyle aşağılamak kimse tarafından hoş karşılanmaz. Kimse kimseye benzemediği gibi farklı farklı özellikleri veya kusurları olabilir. Ancak kendini mükemmel kabul edip herkesi küçük görmek, sürekli eleştirmek ve açıklarını dile getirmek partneriniz için rahatsız edici bir hal alabilir. Kadınlar eleştirmek söz konusu olunca erkeklere göre hemcinslerine karşı acımasızdırlar. Bu tutum da erkeklerin hoşuna gitmez. Annesinin, kız kardeşinin veya kadın bir iş arkadaşının durup dururken eleştirilmesi bir süre sonra erkeğin bu eleştirileri içselleştirmesine yol açabilir. Bir gün o eleştiriler birikip size dönebilir. Bunu aklınızdan çıkarmayın. Her şeye rağmen insanlarla ve kendinizle barışık bir karakter çizerek kendinize olan güveninizi ortaya koyun. Bu size yönelik, akıllarda daha olumlu bir portre çizecektir.

8. Seksi amaçlar için kullanmak:
Cinselliği bir armağan gibi ruhun ve bedenin paylaşılması dışında bir amaç için kullanmak ilişkinizin kalitesini bozacaktır. Bu durum kadınlarda çok eskilere dayanan bir taktiktir. Ancak taş yerinde ağırdır. Cinsellikle günlük hayatın birtakım kazanımlarını birbirinden ayrı tutmanızda yarar var. Yatakta elde edebileceğiniz en büyük kazanç partnerinizle paylaştığınız hazlar ve güzel anlardır. Olguya bu şekilde yaklaşmalısınız. Aklınızdan çıkarmayın ki cinsellikle daha fazla sevgiyi veya gelecek garantisini elde edemezsiniz.

9. Erkeğe özensiz davranmak:
Her erkek ve elbette her insan beğenilmek, adam yerine konulmak, önemsenmek ister. Kendine saygı duyulmasını bekler. Partnerinin sadece davranışlarına değil kendine bakmasını, özen göstermesini de ister. Akşam partnerinin güzel kıyafetlerle kendini karşılamasını, güzel kokmasını, küçük sürprizler hazırlamasını hayal eder. Kadının bu şekilde erkeğe özenli davranması kendine ve ilişkisine verdiği değerin bir göstergesidir.

10. Sadece penise odaklanmak:
Erkeklerin cinsel hazzı sadece penisten aldığı doğru bir bilgi değildir. Kadın erkek fark etmeksizin insan bedeni tamamen sinir ağları ile örülmüştür. Bir erkeğin cinsel hazzı peniste yoğunlaşmış olabilir ancak tıpkı kadın gibi göğüs uçları da hassastır. Önemli olan kadının partnerinin bedenini keşfetmesidir. Bu nedenle partnerinizle çıktığınız bedensel yolculuğun önemli yol ve kavşaklarını keşfedin.

20:16 | 0 yorum

Kuru göz körlüğe yol açabilir!

Toplumda göz kuruluğu olarak adlandırılan, tıptaki adıyla “kuru göz” hastalığı tedavide geç kalındığında körlüğe kadar gidebilecek bir sorun. Bu nedenle gözyaşını mümkün olduğu kadar korumak ve gözü ıslak tutmak önem taşıyor.

Toplumda göz kuruluğu olarak adlandırılan, tıptaki adıyla kuru göz hastalığı, belli hastalık grubuyla ilişkilendirilen bir durum. Göz kuruluğunun daha genel bir terim olduğunu belirten Acıbadem Bakırköy Hastanesi Göz Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. İffet Emel Çolakoğlu, hastalığın oluşmaması için 3 koşul gerektiğine dikkati çekiyor: Gözyaşı miktarının kalitesinin iyi olması, kornea yüzeyinin düzgün olması ve gözkapaklarının fonksiyonlarının iyi olması.

Acıma, yanma, batma… 
Normalde bir kişi dakikada 12-15 kez göz kırpıyor ve gözyaşı film tabakası homojenliğini bozmadan 15-45 saniye boyunca kornea yüzeyinde kalabiliyor. Ancak çok dikkatli bir noktaya odaklanmak, kitap okumak, bilgisayar başında uzun süreler geçirmek göz kırpma sayısını azaltabiliyor. Normalde saatte 900 defa göz kırparken, bu sayı 100'e iniyor. ve sigara dumanı gibi faktörler de gözyaşı kırılma zamanını azaltıyor. Kuru göz hastalığının başlıca belirtileri arasında; kızarıklık, acıma, yanma ve batma, bulanık görme, yapışma, takılma hissi, aşırı sulanma geliyor. Ayrıca A vitamini eksikliklerinde de kuru göz ortaya çıkabiliyor.

Körlüğe kadar gidebiliyor
Göz kuruluğunun körlüğe kadar gidebilecek bir sorun olduğunu ifade eden Dr. Emel Çolakoğlu, “Çünkü gözyaşının fonksiyonları ortadan kalkınca, gözler enfeksiyona yatkın hale geliyor, oksijen sağlıklı bir şekilde taşınamıyor. Kornea damarsız bir yapı olduğu için oksijenle besleniyor. Bu beslenme bozulunca korneada damarlanmalar ve çatlaklar meydana geliyor. Bunlar enfeksiyon için bir odak oluşturuyor. Gerçekten kalıcı görme kaybına neden olacak yapısal değişiklikler oluşabiliyor. Bu nedenle gözyaşını mümkün olduğu kadar korumak ve gözü ıslak tutmak önem taşıyor” diyor.

Kuru gözü yaratan 4 neden: 

1. Göz kırpma refleksinin azalması: Bazı hastalıkların varlığı nedeniyle kırpma mekanizmasını düzenleyen sinirlerde sorunlar olabiliyor keratit oluşuyor.

2. Kapak sorunları: Yüz felcinin gelişmesiyle kapak fonksiyonunda zayıflık ortaya çıkabiliyor. Tiroit veya tümör gibi nedenlerle gözün ışa fırlak olması, yaşlılıkta ya da travma sonrasında kapağın dışa doğru dönmesi kapak fonksiyonunda bozulmaya yol açıyor.

3. Kirpik sorunları: Yağ bezlerinin enfeksiyonu, trahom gibi göz hastalıkları, özel konjoktivit tipleri, bazı ilaç reaksiyonları ve cilt hastalıkları göz yapısındaki dengeleri bozabiliyor.

4. Gözyaşında azalma: Gözyaşı bezlerinde sorun oluyor. sorunlar gözyaşı bezinin yokluğu veya küçüklüğü olabildiği gibi; enflamasyon, tümör, radyasyon, yanık ve travma gibi nedenlerle gözyaşı bezinin zarar görmesi ile de ortaya çıkabiliyor. Vücutta salgı yapan diğer bezlerde de eş zamanlı bozuklukların araştırılması gerekiyor. Menopoz ve hamilelikte hormonal etkilerle de gözyaşı miktarı azabiliyor.

Kuru gözü nasıl tedavi ediliyor?
Kuru göz hastalığının tedavisi mümkün. Tedavide birçok yöntem kullanılıyor. Dr. Emel Çolakoğlu bu yöntemleri şöyle sıralıyor:

Çeşitli ilaçlar yardımıyla gözyaşının üretimini artırmayı hedefliyoruz.
*Çeşitli tedavi yöntemleriyle gözyaşının kaçmasını engellemeye çalışıyoruz.
*Gözyaşını göllendirirsek kuruluğu azaltabiliriz. Kanallara geçişi sağlayan minik delikler var, bunları tıkıyoruz. *Lazer uygulaması veya silikon tıkaçlar koyuyoruz. Bu tıkaçlar altı ay bir yıla kadar orada kalabiliyor.
*Düşük su içerikli lensler ve/veya gözlük uygulamaları ile gözyaşının buharlaşmasını azaltmaya çalışıyoruz.
*Gözyaşını yerine koyabiliriz. Bunlar damla ve jel şeklinde olabileceği gibi, pomad şeklinde de olabiliyor.
*Eğer kişinin vücudunda A ve B12 vitamini eksikliği varsa vitamin desteği yapılıyor. PH oranının belli seviyede tutulması gerekiyor.
*Kapak dışa dönmüşse ve kapak felci varsa kapak cerrahisi yapılabiliyor.
*Kişinin çevre şartları da önem taşıyor. Sigarasız ortam, klima, bilgisayar, evin neminin ayarlanması önemlidir. *Dış faktörler dengelenerek daha sağlıklı bir ortam yaratabilir.

20:10 | 0 yorum

REKLAMI KAPAT

Hoş geldiniz

Logo
Sitemizde yayınlanan haberlerde basın ahlakına, hukuk ilkelerine, insan hak ve özgürlüklerine bağlı kalacağımıza söz veririz. Sitemiz kişileri bilgilendirme amacıyla hazırlanmıştır, sağlık hizmeti vermemektedir. Sitede yayınlanan makaleler internette ki değişik sağlık bilgi kaynaklarından edinilmiş karma bilgilerdir. makaleler tedavi amaçlı değil sadece bilgi amaçlıdır. Bu bilgiler baz alınıp herhangi bir tedavi uygulanamaz. Sitedeki bilgiler hastalıkların tanı ve tedavisinde kullanılmamalıdır. Her bilginin ziyaretçi tarafından doktoruna danışılarak kontrol edilmesi gereklidir. Bu siteyi ziyaret eden kişiler bu uyarıları kabul etmiş sayılırlar. Sağlıklı yaşamlar dileriz.

Kadın Moda Trendleri

Logo
Son moda örnekler için

Bu ay en çok okunan yazıları

YAŞAM TV ARŞİVİ

Reklam

Reklam

Bumerang - Yazarkafe
 
LOGO4